HAYRETTİN KARAMAN YAZDIĞI KİTABI UNUTTU, DİYALOĞU SAVUNDU

Hayrettin Karaman T24′e verdiği röportajda diyalog konusunun sorulması üzerine diyalog hakkında yazdığı kitabı ve hezeyanlarını unuttu. Biz de hatırlatalım dedik…

Karaman: “Bazı insanlar içerik yerine kelimeye takılıyorlar. Sırf “dinlerarası” kelimesine bakıp niyet okuma yaptılar ve bunun “dinler çorbası” yapmak üzere bir teşebbüs olduğu kanaatine vardılar. Tüm dinlerin mensupları, icat edilecek bu yeni dine inanacak sandılar. Böyle bir şey olsaydı bile, sadece Müslümanlar değil, Yahudiler ve Hıristiyanlar da itiraz ederdi çünkü her dinin samimi, ortodoks mensubu dinini muhafaza etmek ister.” diyor.

HIRİSTİYANLAR NEDEN İTİRAZ ETSİN Kİ?
Karaman, Polemik değil diyalog adlı kitabında bakın ne diyor:
“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

Sayın Karaman’a soruyoruz: “Diyalog, dinler çorbası değil diyorsunuz ama neden Hıristiyan ve Yahudilerin müslüman olmalarının şart olmadığını savunuyorsunuz. Ayrıca Kendi dinini Hak olarak göstermeye çalışan bir hareketten Hıristiyanlar neden rahatsız olsun?

“Diyalogla ben dinimi anlatırım” diyorsunuz, o halde siz dininizi kitabınızda yazdığınız bu usullerle mi anlatıyorsunuz?”

İnsanları balık hafızalı görüp bunca gerçeği atlayarak birde diyaloğa karşı çıkanları :“Dar görüşlü, cahil” olarak yorumluyorsunuz.

BAŞ MİMARLARDAN ESKİ BAKAN MEHMET AYDIN
Diyaloğun baş mimarlarından ve Devletin temsizlcisi Mehmet Aydın’ın “Bazı Müslüman kardeşlerimiz diyordu ki, ‘Yahu bir fırsat düştü, Müslümanlığı anlatalım Hıristiyanlara, Allah belki hidayetini gösterir.’ Yani adam aslında Müslümanlaştırmak için gelmiş. Bu diyalog değil.” (II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri c.2 s.332)
“öbür dinler büsbütün batıl dinler değildir. Onlarda da bir gerçeklik payı vardır.”( II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri c.2 s.341) sözlerini nasıl değerlendireceksiniz?

Hadi buyrun…

Sayın Karaman, millet artık yutmuyor bu dolmaları. Google diye bir motor var ki, bütün olan biteni döküyor gözler önüne.Verilen fetvaları, tavizleri, oyunları görebiliyor insanlar.

İslam alimleri ile çekilmiş tek bir fotoğrafı olmayanların Papa ile nasıl samimi olduklarını bütün dünya izliyor.

Siz gidin Uganda’ya anlatın bu masalları…

www.ismailaga.info

HAYRETTİN KARAMAN’I PARLATMA ÇABALARI

Yahudi Ve Hıristiyanların cennete girebileceğini söyleyen, mezhepler karması için çıkardığı kitap o vaktin Diyaneti tarafından toplatılan Hayreddin Karaman’ın son günlerde parlatılmaya çalıştığına şahit oluyoruz.
   Cübbeli Hoca’nın ve Ali Eren Hoca’nın reddiyeleriyle köşeye sıkışan ve hata “niye eski defterleri karıştırıyorsunuz” diyen Karaman, Cübbeli Hoca’nın hapse atılmasından istifade parlatılmaya çalışılıyor.
Cilalayanların başında Cübbeli Hocamıza seviyesiz yakıştırmalarda bulunan Hasan Karakaya’nın başyazarı olduğu Yeni Akit gazetesi ve internet sitesi geliyor.

SAKARYA BELEDİYESİ HAYRETTİN KARAMAN’I PARLATMA TOPLANTISI DÜZENLEDİ
   İşte geçtiğimiz günlerde T.C Sakarya Belediyesi, “çağın aradığı alim” sloganıyla Hayrettin Karaman’a saygı toplantısı düzenledi. Toplantıda Gazeteci Yazar Ahmet Taşgetiren, Prof. Dr. Hacı Mehmet Günay, Prof. Dr. Faruk Beşer, Prof. Dr. Saim Kılavuz ve Prof. Dr. Mehmet Erdoğan, Hayretin Karaman’ı çeşitli yönleriyle anlattı ama kimse sapık fetvalarından bahsetmedi.

BAŞBAKAN SELAM SÖYLEMİŞ
   Kendisinin de Hayrettin Karaman’ın öğrencisi olduğunu söyleyen Sakarya Belediye Başkan’ı Zeki Toçoğlu, “Bugün hocamızı şehrimizde ağırlamaktan büyük mutluluk duyduk. Kendisine sağlıklı uzun ömürler diliyoruz. Program gerçekleştirilirken Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da aradı ve Hayrettin hocamıza selamlarını iletti. Başta Hayrettin hocamız başta olmak üzere programa katılan herkese şükranlarımı sunuyorum” diye konuştu.

GERÇEK ALİMİ KARALA, ÖTEKİNİ YAMALA
Cübbeli Hocamıza atılan iftira sebebiyle köşe yazılarında ve internet sitelerinde karalama kampanyası yapanlar “İşte gerçek alim budur” diye Ehli sünnet dışı fetva veren, Diyaloğun sadık hizmetkarı olan ve yarın “ılımlı halifelik için fetva alacakları” insanları da cilalama moduna girdiler. Anlayacağınız şu günlerde yaşadıklarımız öyle çok hafife alınacak, basit olaylar değil.

www.ismailaga.info

Hayrettin Karaman’ın Sahabe karşıtlığı

Hayrettin karaman’ın SAHABE KARŞITLIĞINA EBUBEKİR SİFİL HOCANIN yazısı …

Hayreddin Karaman hocanın bir cümlesi ve daha sonra o cümleyi açıklama/gerekçelendirme sadedinde kaleme aldığı yazı dolayısıyla gündeme gelen Hz. Mu’âviye hakkında, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de Şia’nın iddia ve ithamlarına cevap vermek ve Ehl-i Sünnet’in konuya bakışını yansıtmak maksadıyla hayli çalışma yapılmıştır.

Şia’nın tavrını anlamak mümkündür de, her fırsatta Ehl-i Sünnet olduğunu söylemekten geri durmayan insanların tavrını anlamak gerçekten mümkün değildir.

Ne diyor hoca?

“Peygamberimiz (s.a.) “Sövmeyin” diyor, ben de sövmüyorum, Peygamberimiz “onları seven benim sebebimle (beni sevdikleri için severler, onlardan nefret edenler de benden nefret ettikleri için böyle yaparlar” buyuruyor. Ben bu hadise de dayanarak
“Peygamberimiz’in göz bebeklerini inciten adamı ve adamları sevmiyorum; çünkü hadis Peygamberimize olan sevgiyi öne alıyor ve ashabın da bu sebeple sevilmesini istiyor. Bir kişi Peygamberimizin üzerlerine titrediği aile fertlerini üzer, onlara hakaret eder, tehdit eder, sonunda meşru halifeye isyan eder ve kılıç çekerse “yine de onu sevin” demiyor, hadis bu manaya gelmiyor…”

 

İki noktayı birbirinden ayırmak gerekiyor: Hocanın bu ifadesi ve ileride gelecek olan sözleri Hz. Ali (r.a) muhabbetinden mi kaynaklanıyor, Hz. Mu’âviye (r.a) antipatisinden mi?

Eğer Hz. Ali (r.a) muhabbetinden kaynaklanıyorsa, onu bir şekilde inciten herkese karşı aynı tavrın gösterilmesi gerekir. Mesela bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v)’in vefatı üzerine Hz. Ebû Bekr (r.a) ile Hz. Fâtıma (r.anha) arasında Fedek arazisi konusunda çıkan anlaşmazlık, Hz. Fâtıma (r.anha) validemizin gücenmesi ile neticelenmiştir. Şimdi Hz. Ebû Bekr (r.a)’a bu olay sebebiyle tavır almamız mı gerekiyor?

Ya Hz. Hasan (r.a)’ın hilafeti Hz. Mu’âviye (r.a)’a devretmesini nasıl yorumlamalı?

Onlar, “Hz. Peygamber’in göz bebekleri”, Hz. Mu’âviye (r.a)’e bey’at etmekle Hz. Peygamber (s.a.v)’in onaylamayacağı bir iş mi yapmış oldular?

Hoca devam ediyor:

“Peygamberimiz (s.a.) Ammâr’a “Seni meşru başkana isyan edenler (bağîler) öldürecek” demiş ve onu Muaviye’nin askerleri öldürmüşlerdir. Meşru halife olan Hz. Ali’ye isyan etmek ve silah çekmek günahtır, caiz değildir; Muaviye ve yandaşları bunu da yapmışlardır. Hz. Peygamber’i sevenler bunları yapmazlar, bunları yapanlar da sevilmezler, ama Ehl-i sünnetin bir kuralı olarak onlara hakaret edilmez ve sövülmez.”

Ebubekir SİFİL

Hz. Ali (r.a), Şam ordusunun hareketi konusunda “Kardeşlerimiz bize isyan etti” demiş ve Şam askerlerine hakaret etmek isteyenleri uyararak, Sıffin savaşında onların ölülerinin de, kendi saflarında bulunanlardan önlerinde cennette olduğunu söylemiştir.

Şimdi bize ne oluyor ki anlaşmazlığın taraflarından birini oluşturan Hak halifenin böyle bir tavır sergilediği insanlar hakkında böyle bir tavır takınıyoruz?

Bildiğim kadarıyla bu topraklarda Ehl-i Sünnet bilinen çevreler içinde Hz. Mu’âviye hakkında açıkça menfi bir tavır takınan ve cür’etli sözler söyleyen ilk kişilerden birisi Muhammed İhsan Oğuz’dur. Onun Saadet Anahtarları isimli eserinde Hz. Mu’âviye (r.a) konusunda söyledikleri ile hocanın tavrı arasındaki ilgi çekici benzerliği fark etmemek mümkün değil.

Bir sonraki yazıda, hocanın konu hakkındaki tavrına referans olarak kullandığı et-Teftâzânî’nin ifadeleri üzerinde duracağım.

Ehl-i Sünnet’in Sahabe Telakkisi

Ehl-i Sünnet’in her konuda olduğu gibi Sahabe konusundaki tutumu da açık ve nettir. Bu konuda herhangi bir problem yok. Problem, şu veya bu kesimin/kimsenin Ehl-i Sünnet’in kabullerine aykırı düşen söz ve iddialarının halk üzerinde hemen şüphe ve tereddütlere yol açması, “bizim bu konudaki inancımız nasıl olmalıdır” türünden soru işaretlerine vücut vermesidir. Oysa normal olan, bu ümmetin avamının dahi itikadî konularda kale gibi sağlam/sarsılmaz bir bilinç ve teslimiyet durumunda olmasıdır.

Ehl-i Sünnet, Sahabe’nin tamamını “udul” kabul eder. Bunun anlamı -Usulcüler farklı mülahazalarda bulunmuş iseler de, hepsinin ortak noktası olarak tesbit edebileceğimiz gibi-, onların bize bu muazzez dini ve onun kaynaklarını naklederken yalan, hıyanet, desise, saptırma türünden herhangi bir tahrif ve tahrip faaliyeti içine girmemiş olması, güvenilirlik vasfına halel getirici nakisalardan uzak bulunmasıdır. Onlar tıpkı Kur’an’ı bize naklederken olduğu gibi, Sünnet’i naklederken de emin/güvenilirdirler.


Ehl-i Sünnet, derece ve fazilet bakımından Sahabe’nin hepsinin aynı olmadığını kabul eder. Onlar arasında İslam’a ilk girenler, hicret edenler, Ehl-i Bedir, Efendimiz (s.a.v)’in ev halkı, cennetle müjdelenenler… gibi diğerlerinden daha üstün olanlar vardır. İbn Sa’d Sahabe’yi 5 tabakaya, el-Hâkim en-Nîsâbûrî 12, Abdülkahir el-Bağdâdî ise 17 tabakaya ayırarak vermiştir.
Ehl-i Sünnet, Sahabe’nin masum ve hatadan masun olduğunu iddia etmez. Onlar da beşerdir; hata yapar, kusur işlerler. Sahabîlik faziletine sahip olmak ayrı, masum/günahsız-hatasız olmak ayrıdır. “Sohbet” şerefine nail olması Sahabe’yi günahsız kılmayacağı gibi, aralarından -nadiren de olsa- içki içmiş, zina etmiş… kimselerin çıkması da onları sıradan insanların seviyesine indirmez. Onları farklı kılan, “sohbet-i canan”a nailiyetleri, teslimiyet, fedakârlık ve feragatları, sabır ve gayretleri, en önemlisi de Kur’an ve Sünnet tarafından methedilmiş olmalarıdır.


Ehl-i Sünnet, Sahabe arasında cereyan eden üzücü olaylar hakkında dili tutmayı ve Kur’an’ın öğrettiği gibi, “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş mü’min kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen Raûf’sun, Rahîm’sin!”[1] demeyi esas alır.
Evet, Mu’âviye b. Ebî Süfyân (r.a) Sahabe’nin ileri gelenlerinden, Muhacirlerden veya Ensar’dan değildir. Sıffin savaşında karşısında yer aldığı Hz. Ali (r.a)’nin faziletine erişmesi ve onunla denk tutulması imkânsızdır; bunu iddia eden de yoktur.
Ancak bütün bunlar, “sahabîlik” vasfını haiz olduğunda şüphe bulunmayan Mu’âviye (r.a) hakkında Şia’yı çağrıştıran tutumların sergilenmesine sessiz kalınabileceği anlamına elbette gelmez.
Ehl-i Sünnet ulema, Mu’âviye (r.a)’ın hak halife olan Hz. Ali (r.a)’a bey’at etmemekte ve onunla mukatelede haklı olmadığını söylemekten geri durmamıştır. Ancak onları başkalarından ayıran en önemli nokta, ona ya da Sahabe’den herhangi birisine karşı saygısızlık anlamına gelecek, onların manevi şahsiyetlerini rencide edecek tavırlardan uzak durma hassasiyetini daima gözetmiş olmalarıdır.
Tecrübeyle sabittir ki, Sahabe’den herhangi birine ilişme tavrı, ilişilen sahabî ile sınırlı kalmıyor, başkalarına da sirayet ediyor. Söz gelimi bir kimse Hz. Mu’âviye’yi davasında haksız, zalim, baği… olduğu gerekçesiyle hedef tahtasına oturttuğu zaman, onun safında yer alan sahabîleri de kaçınılmaz olarak aynı kategoriye sokacaktır. Bir sonraki adımda Hz. Ali (r.a) ile mücadelesinde onun yanında da karşısında da yer almayan, tarafsız kalmayı tercih eden -İbn Ömer (r.a) gibi- sahabîlere sıra gelecektir normal olarak. Tutarlılık bunu gerektirir. Zira onlar da işlediği zulme sessiz kalmış (!) olmakla Mu’âviye (r.a)’nin vebaline ortaklık etmiş olacaklardır. Bu silsile bu şekilde uzayıp gidecektir.

Bir sonraki yazıda Hz. Mu’âviye (r.a) hakkındaki hususi iddiaları mercek altına alalım.
Ebubekir Sifil

Hayrettin Karaman’ın Müziğe Cevazı ve Rasulullah’a İftirası

 

Hayrettin Karaman Hocanın Bir Fetvası Üzerine Bir Değerlendirme

  • Soru:

Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)
Cevap:
Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musikî eşliğinde karşılama yapmışlardı. Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.(Kadın şarkıcı dinlemek caiz midir?) [Bu yazı yayınlandıktan sonra Hayreddin Karaman hocanın web sitesindeki bu başlık "Kadın sesi dinlemek caiz midir?" şeklinde değiştirilmiştir].
Tenkit:
Fetvanın tahliline geçerken ilk iş olarak Hayrettin hocanın mesnet edindiği hususları tespit edelim:

1. Peygamberimiz zamanında kadınların erkeklerin yanında konuşması.
2. Hicret ederken kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılaması.
3. Bayram günlerinde Hz. Peygamberin evinde ve onun yanında genç kızların Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmesi.
4. Kadın sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) bulunmaması.
Bu dört madde hoca efendinin fetvada kullandığı mesnetleri teşkil ediyor. Hoca efendi bunları sıraladıktan sonra fetvasına geçiyor ve kadından müzik dinlemenin hükmünün onu dinlerken insanın içinde yaşadığı duygulara bağlı olduğunu söylüyor. Buna göre hoca efendinin fetvası, kadının musikîsinin, içinde olumsuz etkilere yol açmıyorsa caiz, açıyorsa caiz olmadığını gösteriyor.
Fetvanın gerekçelerini gözden geçirirken üç çeşit hatayla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bunları mantık, usul ve bilgi hataları olarak tasnif edebiliriz. Hoca efendinin göze çarpan mantık hatası, fetvasında gözlemlediğimiz tutarsızlıklar da yatıyor. Hoca efendi, -birinci ve dördüncü maddelerde- kadından şarkı dinleme meselesini normal kadının sesi ve genel musikî bağlamında ele alıyor. Kadının erkeklerin yanında konuşmasıyla şarkı söylemesi arasında önemli farklar bulunduğu ve bunların aynı hükme tabi olmayacağı hususu gayet açıktır. Bunlar, biri diğerinin yerine kullanılabilecek veya birinin cevazıyla diğerinin cevazına hükmedilebilecek türden müşterek konular değildir. Kadından müzik dinlemenin hükmü, ne normal şartlarda kadının sesinin hükmüyle açıklanabilir, ne de normal musikînin hükmüyle. Nitekim Ehl-i sünnet imamları, çoğunluk belli şartlarda kadının sesinin avret olmadığına hükmettiği halde, kadından şarkı dinlemenin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir.
Zaten hoca efendi de bundan tatmin olmamış olacak ki, başka deliller aramış ve ikinci ile üçüncü maddelerde meseleyi, asr-ı saadet döneminde kadınların musikî icra etmesine dayandırmış. İşte hoca efendinin, biri usul diğeri bilgi yanlışı olmak üzere ikinci ve üçüncü hataları da bu iki maddede kendini gösteriyor.
Hoca efendinin ikinci maddede zikrettiği kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılamasıyla ilgili rivayetler günümüz şarkıcı kadınlarını dinlemenin cevazına mesnet olarak kullanılabilecek rivayetler değildir. Hoca efendi söz konusu rivayetlerde geçen “cevarî, velâid, imâ, kaynât” gibi kelimeleri, genel olarak “kadınlar” diye tercüme etmekle ciddi bir usul hatası yapmıştır. Buna bilgi hatası demiyorum; çünkü hoca efendi bu gibi kelimelerin yaygın olarak hür olmayan kadınlar için kullanıldığını pek ala bilir. Burada aslında bir muğalatadan da söz edilebilir. Yani bir delili kapsam alanı dışında işletmeye çalışmak gibi bir mantık hatasından söz edebiliriz.
Hür kadınlarla cariyeler arasında –mahremiyet hükümleri başta olmak üzere- önemli hüküm farklılıkları bulunduğu ve üzerinde konuştuğumuz konunun da bu farklılığın tebellür ettiği konulardan biri olduğu halde hoca efendinin böyle bir tercüme hatasına düşmesi ihmale yorulabilecek türden değildir. Bir de söz konusu rivayetlerin haram-helal, cevaz-adem-i cevaz gibi ahkam meselelerine malzeme olarak kullanılması vehameti ciddi boyutlara taşıyor.
Gerekçede zikredilen hadiseyle ilgili rivayetlerin tedkikine gelince, Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a) ile birlikte Medine’ye teşrif ettiklerinde, Medine’de bulunan Müslümanların kendilerini nasıl karşıladığına dair ilgili rivayetlerde çeşitli ifadeler vardır. Bazı rivayetlerde Medineli bazı cariyelerin (imâ) çıkıp “Muhammed geldi, Muhammed geldi” diye seslendikleri, bazılarında çocukların (ğılmân) ve hizmetçilerin (hüddem) “Muhammed geldi, Allahü ekber” diye sevinç çığlıkları attıkları nakledilmiştir. İbn-i Hacer’in ifadesiyle, Hakim’in tahriç ettiği bir rivayette de, Medine’den Benî Neccâr sülalesinin cariyelerinin çıkıp def çalarak “bizler Benî Neccar’ın cariyeleriyiz, Muhammed ne güzel komşudur!” dedikleri bildirilmiştir. Aynı hadisi anlatan başka bir rivayette de Medineli cariyelerin (velâid) çıkıp meşhur Talea’l-Bedru’yu söyledikleri nakledilmektedir.
Görüldüğü gibi rivayetlerde sevinç çığlıkları atan veya def çalıp kaside okuyan kimseler küçük çocuklarla cariyelerdir. Bu rivayetlerden birincisi Buharî tarafından tahric edilmiştir. Bu rivayet sahih olmakla birlikte cariyelerin def çalıp kaside söylediğine dair bir ifade içermemektedir. İkinci rivayet de Buharî’nin rivayetinin farklı bir varyantıdır. Bu rivayette def ve kasideden söz edilmediği gibi bağıranların kadın olduğuna dair bir ifade de yoktur. Kadınların kaside/şiir söylediğini bildiren rivayetler ise üçüncü ve dördüncü rivayetlerdir. Dördüncü rivayet İbn-i Hacer’in de temas ettiği gibi munkatıdır, usul açısından ahkâma mesned olamaz. Üçüncü rivayet yine İbn-i Hacer’in ifadesiyle Hakim tarafından Şeyhayn’ın şartına uygun olarak tahriç edilmiştir. Fakat ben Hakim’in el-Müstedrek’inde böyle bir hadise rastlayamadım. Muhtemelen, -İbn-i Hacer’in sehvi mevzu bahis değilse- el-Müstedrek’in İbn-i Hacer’in elinde mevcut başka nüshasında böyle bir rivayet olabilir.
Üçüncü rivayeti Hakim’in tahriç ettiğini tespit edemesem de aynı rivayetin başkaları tarafından tahriç edildiği sabittir. Bu rivayetlerin bir kısmında Neccar oğullarından cariyelerin (cevârî/kaynât) hicret sırasında kaside söylediği, bazılarında da Medine’de bir düğün sırasında kaside söylediği (İbn-i Mace, 1899) ve Peygamberimizin onlara dua ettiği nakledilmektedir ki, anılan rivayetler makbuldür. Fakat bu rivayetlerin hemen hepsinde def çalıp kaside söyleyen kızların cariye oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bunun gibi üçüncü maddede Hz. Aişe’nin, Peygamberimizin yanında kasidelerini dinlediği kadınlar da (câriye/kaynât) birer cariyedir. Burada da hoca efendi aynı usul hatasını tekrar etmiş ve cariyelerle ilgili bir rivayeti günümüz kadın şarkıcıları için mesnet kabul etmiştir.

Burada ısrarla, konumuzla ilgili rivayetlerde geçen asr-ı saadet cariyelerinin hür kadınlar şeklinde anlaşılmasının hatalı ve ciddi bir kavram kargaşasına sebebiyet verdiğini söylüyoruz.

Bundaki ısrarımız, aslında fetvanın tek dayanağı olan bu rivayetlerdeki “cevârî” ve “kaynât” gibi kelimelerin yaygın kullanımını ve asr-ı saadet dönemi Arap toplumunda hâkim sosyal ve kültürel ortamı hesaba kattığımız içindir. Bu kelimeler, yaygın kullanımı itibarıyla bilinen kadın köleler anlamına gelir. Ayrıca kaynât kelimesi, çoğunluk şarkıcı cariyelere kullanılır. Cevârî kelimesi, -hocanın istidlaline temel kabul ettiği gibi- bazen “yeni ergen olmuş genç kız” manasında kullanılsa da, bu, o dönemin sosyal ve kültürel koşulları dikkate alındığında gündeme getirilebilecek bir ihtimal değildir.

Hocanın bir diğer hatası bilgi eksikliği olarak dördüncü maddede karşımıza çıkıyor. Burada hoca efendi, kadının sesinin ve musikînin haram oluşuna dair sahih ve katî bir delilin olmadığını söylemekle doğrusu işi karambole getirmeye çalışıyor. Şöyle ki, soru kadının musikî icra etmesiyle alakalı olduğu halde, hoca efendi burada kadının sesinin veya genel musikînin hükmünden bahsediyor. Şimdi hocanın bu cümlesini hızlıca okuyan biri, buradan, kadının şarkı söylemesinin haram olduğuna dair güçlü bir delil olmadığı zehabına çok rahat kapılabilir. Dolayısıyla bağlamı hesaba katılarak bu ifadelerin kadının şarkı söylemesiyle alakalı olduğunu düşünmek hoca efendiye haksızlık anlamına gelmeyecektir. Şu halde hoca efendi çalgıcı kadınları (muğanniyât/kaynât) ve çalgı aletlerini (meazif/melâhî) yeren, onların kullanımını nehy eden ve ahir zamanda şarkıcı kadınları dinlemenin mübah kabul edileceğini bildirerek bu tutumu zemmeden onlarca sahih hadisi gözden kaçırmış olmalıdır.
Evet, doğrusu burada içim rahat değil, hoca efendi bu rivayetleri görmemiş olamaz. Kaldı ki, sadece kadının sesinden ve sadece musikiden söz ederek seçme ifadeler kullanması, onun bu gibi rivayetlerin pekâlâ farkında olduğunu gösteriyor. Ama hocanın farkında olmadığı –ya da farkında olmak istemediği- bir şey var ki o da, günümüz şarkıcı kadınların Neccâr oğullarının cariyeleriyle değil, işte zemmedilen bu sonuncu kadınlarla/müğanniyâtla ilişkilendirilmesi gerektiğidir.
Fetvanın can alıcı noktasını teşkil eden son cümlede hüküm kişilerin kendi inisiyatifine bırakılıyor ve dikkat edilirse burada kadın erkek arasında bir fark görülmüyor. Ayrıca “olumsuz etkilenmek” nedir? Bu da havada duruyor. Haram helal gibi bir hükmün böyle şahıstan şahısa değişebilen ve açık kriterlere istinad etmeyen bir hale/duyguya bağlanması da usul açısından hatalıdır. Çünkü usul-i fıkıh da hükme illet olduğu iddia edilen şeyin zahir ve munzabıt/standart olması gerekir.
Konunun teorik boyutu bir tarafa, bu fetvanın pratiğinde de ciddi belirsizlikler var. Acaba olumsuz yönde etkilenmekten maksat, şarkı söyleyen kadınla cima hayalleri kurmak mıdır? Yoksa dinleyen kişinin kalbinin ona meyledip, şarkıcıya karşı sıcak duygular hissetmesi midir? Veya söyleyen kadın ya da erkek olsun, şarkı dinlediğimizde içimizde en ufak bir kıpırtı veya farklı çağrışımların oluşması mı kastediliyor?
Eğer sonuncusu kastediliyor ise, fetvayı böyle bir kayda bağlamakla kadından musikî dinlemeye cevaz vermemek arasında bir fark yoktur. Zira özellikle bir kadın şarkıcı dinleyip de en ufak bir duygu ve çağrışıma kapılmayacak kimse nadirattandır ki, fıkıhta nadirata itibar yoktur.
Eğer ikinci şık kastediliyorsa, kadın şarkıcı dinleyip de böyle bir duyguya kapılmamak da zordur. Zira kadın şarkıcılara hayranlık duyan, meşhur şarkıcılara âşık olan gençlerin sayısı yüz binlerle ölçülmektedir. Çoğunluk insanlar böyle bir duyguya kapılabilir, içlerinde o kimseye karşı bir sevgi oluşur.

Eğer birinci şık kast ediliyorsa, bu azınlıktır ve fetvada böyle bir kesimi hesaba katmak bir dereceye kadar makuldür; ama böyle bir ölçünün hocanın elindeki delili nedir. Elverir ki, hocanın onu da açıklaması gerekirdi. Peki şimdi hoca efendi hangi şıkkı kastetmiştir ve bu fetvayı okuyan kişi neye göre hareket edecektir. Şunu anlamak için kehanete gerek yoktur ki, çoğunluk insanlar burada olumsuz etkiden birinci şıkkı anlayacaktır. Çünkü memleketimizde çirkin addedilen bu şıktır. Kötü duygular dendiğinde insanların zihninde hemen bu durum canlanacaktır. Toplumumuz maalesef ikinci şıkkın kötü ve gayr-i ahlakî olduğunu düşünemeyecek kadar dejenere olmuş vaziyettedir. Şu halde burada belirsiz bir ölçü getirmek suretiyle insanları yanıltmak vardır.
Ayrıca sonunda hükmün getirilip insanların kendi takdirlerine bırakıldığı fetvalar şöyle bir paradoksa yol açıyor. Kadın şarkıcıyı dinlediği halde kalbine kötü bir şey gelmeyecek olan kişi zaten iyi bir zahid olmalıdır. Böyle bir kimsenin müzikle ilgili bir sorusu da olmaz. Dolayısıyla böyle bir fetvanın anlamı yoktur. Eğer bir insan aksine kadın şarkıcıyı dinleyip de olumsuz yönde etkilenecek kadar kendine sahip olamayan biriyse, aynı adamın bizim verdiğimiz fetvaya binaen çekinip müzik dinlemeyeceğini nasıl bekleyebiliriz? Bu durumda da verdiğimiz fetva uygulama açısından hiçbir kıymet ifade etmez ki yine anlamsız demektir.
Fetvanın bir başka yanıltıcı tarafı, bir insan baştan kötü etkileneceğini bilmiyorsa bu durumda kadından musikî dinlemesine cevaz veriyoruz, demektir. İş böyle olunca da bir amelin hükmü o amelin yapılmasına bağlanmış oluyor. Oysa amelin yapılıp yapılmaması için hükmünün önceden bilinmesi ve ona göre yapılıp yapılamayacağına karar verilmesi gerekir. Peki aynı kimse dinledikten sonra kötü duygu hissettiğini fark etse bu durumda ne olacak? Verilen fetvaya göre bu kimsenin başından beri musikî dinlemesi haram olmuş olacak. Bu durumda o haramın vebalini kim üstlenecek?
Sonuç olarak Hayrettin Karaman hoca efendinin mezkûr fetvası, gerek istidlal mantığı, gerekse iftâ ve içtihat usûlü açısından tutarsızlıklar arz etmektedir. Ayrıca konuyla ilgili rivayetler ve bu rivayetlerin tahlil ve izahları hakkında yeterli araştırma yapılmadığı, kısa yoldan arzulanan sonuca varılmak istendiği gözlenmektedir. Üstelik milyonlarca Müslümanı ilgilendiren ve haram-helal çerçevesine giren bir konunun, böyle düz mantık işlemleriyle çözümlenmeye çalışılması, iftâ ve irşad makamında olan büyüklerimizin taşıdığı sorumluluk ve ciddiyetin ne boyutlarda olduğunu göstermesi bakımından esef vericidir.
Ahkâmü’l-Avrati ve’n-Nazar, s. 105.
Fethu’l-Bârî, c. 7, s. 7.
en-Nihaye fi Garîbi’l-Eser, c. 4. s. 118.
Lisânü’l-Arab, c. 14, s. 143; es-Seâlibî, Kitabü Fıkhi’l-Lüğa, s. 93.
Sahih-i Buharî, 5590; Hakim, el-Müstedrek, 8572; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 22285.

Hayrettin Karaman’ın Polemik Değil Diyalog Adlı Kitabına Reddiye

 

Hayrettin Karaman'ın Polemik Değil Diyalog Kitabına Reddiye
“Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);

“Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

“Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O’nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah’a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve “Salih amel” işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?” sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir: 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî’ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber’in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de” (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir.” Allah’a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler).

Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.
“Peygamberimiz (İslam) bütün insanları tek seçenek olarak İslam’a mı davet ediyor?”
meselesini de sonraki yazıya bırakalım.

Necat konusu (2

Hayrettin Karaman’a Reddiye

Yukarıda Hayrettin Karamandan alıntı yapmış olduğumuz batıl içerikli yazıdan bütün İslam alemini uyarıyoruz.Hayrettin Karaman ve onun yazısındaki inanç üzerinde olanlar bir an evvel düşmüş oldukları batıl inançlarından dolayı şehadet kelimesini söylemeleri gerekmektedir.

Hayrettin Karaman yukarıdakı yazısında diyorki; Peygamberimiz “Yahudi mutlaka Müslüman olsun!” demiyor, “Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!” demiyor. Diyor ki; “Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.” Dolayısıyla “Bu takdirde onlar da cennete giderler” demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, “tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir

Hayrettin Karaman yazısında ,hem Peygamberimize(aleyhisselatuvesselam) hemde KuRani Kerime iftira atmıştır.Zira hem Peygamber efendimizin (aleyhisselatuvesselam) ,hemde bütün peygamberlerin temel görevi İnsanları İslama ve Müslüman olmaya davet etmektir.Kendisinin iddia ettiği gibi

Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de” (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir.” Allah’a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler). ismini zikretmiş olduğu Ehli sünnet Alimi olarak bildirdiği Abduh ve Reşit Rıza
kesinlikle ehlisünnet alimi değillerdir.Bu kişiler masonların ileri gelenlerinden olduğu belgelerle sabittir.Büyük üstad ve ehlisünnet alimi Şeyh Abdullah El-Herari El Habeşi hazretleride ,bu kişilerin mason olduklarının belgelerle sabit olduğunu bildirmiştir.

Hayrettin Karamanın bu alim diye bildirdiği kişilerin inancında olduğu ise şu sözlerinden anlaşılmaktadır.Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim
Ayrıca; bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim, sözü onun batıl yolda olduğuna delildir.

Ehli sünnet Alimi olarak bildirdiği Abduh ve Reşit Rıza Bakara süresi 62 ayetinde tefsirinde ifrat ve bozgunculuk yaparak ümmeti yanıltmaktadırlar.Yaptıkları tefsirde ,sankı Yahudi ve Hiristiyanlarında Müslüman olmadan kurtuluşa erecekleri sonucu çıkmaktadır.Halbuki bu ayette ; Vaktiyle peygambere uyup, İman etmiş olan (munafık iken tevbe edip inananlar, Yahudilerden ve Hıristiyanlar ile sabiîlerden her hangi kimseler) anlaşılmalıdır.Yanı bir kimsenın kurtuluşa ermesi için mutlaka Müslüman olması gerekir.Halbukı Hayrettin Karaman açık bir şekilde diyorki;Yahudiler ve hiristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar,bu kişilerde Müslüman olmaya gerek kalmadan kurtuluşa ereceklerdir.

Değerli Müslüman Kardeşlerimiz;bu iddialar korkunç bir şekilde dinde tahrifat yapmakdır.Bunu söyleyen kişiler Allahtan korksun ve yarın için neler hazırladıklarına bir baksınlar.Kıymetli Müslümanlar ;bu ve benzeri sapkın kişilerin yolundan gitmeyin.Sizleri Allah rızası için uyarıyoruz ve kendilerinide İslama davet ediyoruz.Müslüman küfre rıza göstermez ve razı olmaz.

Hayrettin Karaman ve onun zihniyetinde olan (3 tane semavi din vardır diyenler,Müslüman olmasada Yahudi ve hristiyanların kurtuluşa ereceğini iddia edenler,dinler arası dialog yapanlar,İsa Aleyhisselam hrıstiyan,Musa Aleyhisselam Yahudi diyenler,Yahudi ve Hrıstiyanlık semavi dinlerdir diyenler,ehli kitaba kafir diyemeyiz diyenler zira bu onlar için ağır bir ifade olur diyenler)kişilere ve kurumlara sesleniyoruz.
Aşağıda vereceğimiz ayetlerin meallerini okuyup iyice düşünsünler ve tefekkür etsinler. Batıl olan inançlarından dönüp ,arkalarından giden ve onlarla aynı inanca sahip cahil insanlarıda ebediyen cehennem azabına sürüklemekten kurtarsınlar.Hidayet Allahtandır.

Tek Hak dinin İslam olduğuna ,bütün Peygamberlerin Müslüman olduğuna ve bu dünya hayatından ancak Müslüman olarak ayrılmamız gerktiğine dair Kurani Kerimden Ayetler:

1)İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâmı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün dedi. (BAKARA suresi 132. ayet)

2. Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) üzerinde ölmeyin. (ÂLİ IMRÂN suresi 102. ayet)

3.İbrahim ne bir Yahudî, ne de bir Hristiyandı. Fakat Allahı bir tanıyan gerçek bir müslümandı; ve müşriklerden de değildi. (ÂLİ IMRÂN suresi 67. ayet)

4) Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman siz hazırlar mı bulunuyordunuz? O vakit ki oğullarına dedi: «Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?» Dediler ki: «Senin ilâhına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına ibadet edeceğiz ki O bir tek ilâhtır. Ve biz ancak O’nun için müslüman kimseleriz.» (BAKARA suresi 133. ayet)

5) Vaktaki İsâ onlardan küfrü hissetdi. Dedi: Allaha (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?» Havaarîler: «Biziz Allahın yardımcıları. Allaha inandık. Sen de (Ey İsâ) şâhid ol ki biz muhakkak müslümanlarız.» dedi (ler). (ÂLİ IMRÂN suresi 52. ayet)

6) (Râsûlüm), de ki: “- Ey kitap ehli (olan Hristiyan ve Yahudîler)! Bizimle sizin aranızda müsavî bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allahdan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allahı bırakıp da birbirimizi Rabar edinmiyelim”. Eğer kitap ehli bu kelimeden yüz çevirirlerse, (o halde) şöyle deyin: – Şâhid olun, biz gerçek müslümanlarız. (Bu ayet-i kerime, Yahudiler: İbrahim Yahudîdir ve biz onun dinine bağlıyız, demeleri üzerine nâzil olmuştur.) (ÂLİ IMRÂN suresi 64. ayet)

7) Ey iman edenler! Allaha karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün. (ÂLİ IMRÂN suresi 102. ayet)

8) Doğrusu Allah katında makbul olan din, İslâmdır. Kendilerine kitap verilen Hristiyan ve Yahudiler hakikati bildikten sonra, aralarındaki ihtirasdan dolayı, İslâm dini hakkında ihtilâfa düştüler. Kim Allahın âyetlerini inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, onun cezasını vermekte çok çabuk hesap görücüdür. (ÂLİ IMRÂN suresi 19. ayet)

9) (Ey Muhammed Aleyhisselâm ümmeti) Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; İyiliği emreder, fenalıktan alıkorsunuz ve Allaha imanınızda devam edersiniz. Eğer kitaplılar (Hristiyan ve Yahudî da imana gelseydi, muhakkak haklarında hayırlı olurdu; içlerinden iman edenler varsa da, ekserisi gerçek dinden çıkmış fâsıklardır. (ÂLİ IMRÂN suresi 110. ayet)

10) Kendilerine kitap verilenlerden Allaha ve ahiret gününe iman etmeyen, Allahın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâmı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (TEVBE suresi 29. ayet)

11) İşte sizin dininiz olan bu İslâm dini (tevhid dini, bütün peygamberlerde) tek bir dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana ibadet edin, emirlerime itaat edin. (ENBİYÂ suresi 92. ayet)

12) Kim İslâmdan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette ebediyen hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (ÂLİ IMRÂN suresi 85. ayet)

19) Ehl-i kitabın hepsi eşit değildir. Onlardan dosdoğru İslâm dini üzere bulunan bir ümmet vardır ki, gece vakitleri Allahın âyetlerini okurlar ve onlar secdeye kapanırlar, namaz kılarlar. (ÂLİ IMRÂN suresi 113. ayet)

20) O kâfir olanlara ve Allah yolundan (İslâmdan) insanları çevirenlere; biz, başkalarını da ifsad ettiklerinden, (küfürlerinden ötürü hak kazandıkları) azab üstüne azab ziyade etmişizdir. (NAHL suresi 88. ayet)

21) Bu dini, Hazreti İbrahim, kendi oğullarına vasiyyet ettiği gibi, Hazreti Yakub da vasiyyet etti: “-Ey oğullarım, şüphe yok ki, Allah, râzı olduğu İslâm dinini sizin için seçti. O halde siz, (ölüm gelmeden önce müslüman bulunun da) ancak müslüman olarak can verin” dedi(BAKARA suresi 132. ayet)

22) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (TEVBE suresi 29. ayet)

23)İşte sizin dininiz olan bu İslâm dini (tevhid dini, bütün peygamberlerde) tek bir dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana ibadet edin, emirlerime itaat edin. ENBİYÂ suresi 92. ayet)

23) “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nû’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. (ŞÛRÂ suresi 13. ayet)

24) Hani o vakit ki İbrahim’e Rabb-i Kerîm’i «İslâm ol!» dedi. O da, «Alemlerin Rabbine teslim oldum (ümurumu O’na tefviz ettim)», dedi. (BAKARA suresi 131. ayet)

25) Hem kimdir o kimseden daha güzel dinli ki özü muhsin olarak yüzünü tertemiz islâm ile Allaha tutmuş ve hanîf (sâde hakka boyun eğer muvahhid müslim) olarak İbrahim milletine uymuştur, Allah ki İbrahimi halil edindi (NİSA suresi 125. ayet)

26) (42-43) Vaktâ ki (o hükümdar kadın
Belkıs) geldi, denildi ki, «Senin tahtın böyle midir?» Dedi ki: «Bu, sanki o. Maamafih bize ondan evvel bilgi verilmiş idi ve bizler müslümânlar olduk.» Onu Allah’ın gayrı tapar olduğu şey (İslâmiyet’ten) men etmiş idi. Şüphe yok ki o, kâfirler olan bir kavimden idi. (NEML suresi 43. ayet)

27) Sen milletlerine tâbi olmadıkça, ne Yahûdiler, ne de Hristiyanlar senden asla hoşnud ve râzı olmazlar. Ey Habibim, onlara de ki, yol Allah’ın gösterdiği yoldur; İslâmdır. Sana gelen vahy ve İslâmdan sonra heva ve heveslerine tâbi olacak olursan, Allah’ın azabından seni koruyacak hiçbir dost ve yardımcı yoktur. (BAKARA suresi 120. ayet)

28) Sen de ki: “(Helâl ve haramı haber vermekde) Allah doğru buyurmuştur. O halde İslâma yönelerek İbrahim’in dinine(iSLAM) uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi. (ÂLİ IMRÂN suresi 95. ayet)

29) De ki: ” Ey ehl-i kitap! İslâmın hak din olduğunu bildiğiniz halde neden iman edenleri, Allah yolundan (iğriliğini istiyerek) çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (ÂLİ IMRÂN suresi 99. ayet

30) Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman siz hazırlar mı bulunuyordunuz? O vakit ki oğullarına dedi: «Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?» Dediler ki: «Senin ilâhına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına ibadet edeceğiz ki O bir tek ilâhtır. Ve biz ancak O’nun için müslüman kimseleriz.»
(BAKARA suresi 133. ayet)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.