Mustafa İslamoğlu ne yapmak istiyor – Ebubekir Sifil

Tefsir Piyasası

Geçtiğimiz günlerden birinde belediye otobüsüyle Daru’l-Hikme’ye giderken bir genç bir süre yüzüme dikkatli dikkatli baktıktan sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Afedersiniz, bir şey sorabilir miyim?

Tabi, buyurun.

Ünlü biri misiniz?

Değilim. Olsaydım böyle sormazdınız.

Sizi birine benzettim de.

Ebubekir bey misiniz?

Evet.

Sizin Mustafa İslamoğlu’na yazdığınız bir tenkit yazısını okumuştum.

Öyle mi!

Afedersiniz ama, fazla acımasız değil misiniz? Sorum biraz fazla mı “bodoslama” oldu?

Sorunuzun bodoslama olması önemli değil. Benim niçin “acımasız” olduğumu düşünüyorsunuz?

Eleştirirken sanki hiç olumlu tarafı yokmuş gibi davranıyor, küçük bir hatayı bile abartarak tenkit ediyorsunuz.

İslamoğlu bu ümmetin gelmiş geçmiş alimlerini, fakihlerini, müfessir ve muhaddislerini olmadık işlerle itham ederken “acımasız” olmuyor da, ben onun bu tutumunu eleştirirken niçin “acımasız” oluyorum?

İslamoğlu sizce ne yapmak istiyor?

Bilemem. Ben niyet okuyucusu değilim. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Haddini aşan bir gidişi var.

Nasıl yani?

İnsan bir tutum belirlemeden önce şöyle sağına-soluna bir bakar. Bu Ümmetin alimi/uleması ne demiş, nasıl davranmış bir inceler değil mi? Kur’an konusunda konuşmak insanlara cazip gelir; hele kelimelerle oynamak, etimolojiden, bağlamdan hareketle kimsenin söylemediği şeyler söylemek söyleme bir çekicilik kazandırır. Ama bu söylemin sahibini nereye götüreceğini de düşünmek gerekir. İslamoğlu ehil olmadığı, gerekli müktesebatı edinmediği hususlarda çalakalem yazıyor/konuşuyor; bu sebeple de çok ve azim hatalar yapıyor.

Ben de sizin yazdıklarınızda hatalar bulmuştum.

Mesela?

Evde, notlar halinde duruyor.

Sizden özellikle rica ediyorum, aldığınız o notları mutlaka bana iletin. Mail adresim Gazete’de, sitede mevcut. Lütfen ihmal etmeyin ki, nerelerde yanlış yapmışsam gözden geçirip düzelteyim; size de dua edeyim.

Sözün burasına geldiğimizde otobüsümüz de ineceğim durağa gelmişti. Veda edip indim.

Gerçekten de Kur’an’ın tefsirini yapmak, ulemanın ancak kemal döneminde girişmeyi göze aldığı pek ağır bir faaliyettir. Yukarıda naklettiğim anekdot İslamoğlu merkezli olmasına rağmen, hayli yaygın bir tavrın yansıması aslında. Son zamanlarda adeta herkes müfessir oldu, televizyon ekranlarında, internette Kur’an hakkında ahkâm kesen, bin yılı aşkın müktesebatı dinleyici/izleyici nezdinde bir anda sıfıra indiren cümleler kuran mebzul miktarda “müfessir taslağı” var. Ne niyetle hareket ettiklerini Allah bilir; ama işledikleri cürmün “cinayet”ten farkı yok…

Ümmet nezdinde sahip olduğu şöhret ve itibarın bir yönden sebebi, bir yönden de sonucu olarak bir ciltten, aslının hacmini birkaç katı aşacak hacme kadar üzerine en az 50 civarında haşiye, ta’lik ve ihtisar çalışması yapılmış bulunan Envâru’t-Tenzîl adlı eserin müellifi Kadı Beydâvî, Tefsir ilmini ilimlerin en yücesi olarak nitelendirdikten sonra şöyle der: “Bu alanda söz söylemek için ileri atılmak, usulüyle-füruuyla bütün dinî ilimlerde maharet, dil ve edebiyat alanlarında üstün bir seviye kesbetmiş olanlardan başkasının işi değildir…”

Bir işi “iyi niyetle” yapmak “meşruiyet” için kesinlikle yeterli değildir; onu “olması gerektiği gibi” yapmak, kaidesine-kuralına uygun bir şekilde icra etmek de şarttır. Aksi halde sadece yapılan iş -amel-i salih olması şöyle dursun- “gayri meşru” olur; yerine göre sahibine vebal de getirir. Hatta eğer iş Ümmeti ilgilendiren boyutlara sahipse, yanlışa sevk ettiği insanların vebalinin bir misli de o işin failine yüklenir. Rabbim rüşdümüzü ilham etsin…

Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed kitabına delilleriyle reddiye

Abdulaziz Bayındır ve M.İsmaoğlunun Çıplak ayağa Mesh Fitnesi

 


Gün geçmiyorki yeni bir sapık görüşle, fetvayla karşımıza din bozguncusu çıkmasın. Yavuz Sultan Selim han’nın Hocası Büyük Allame İbn-i Kemal bir fetvasında ” DİN TAHRİPÇİSİ BİD’AT EHLİ İLE SAVAŞ, KAFİR LE SAVAŞDAN DAHA EVLADIR “ buyurdu… Şimdi bu fetvanın değeri o kadar da iyi anlaşılıyor ki … 1400 senedir Hiç bir kitapta yer almayan 104 kitapda dahi yanından bile gecmeyen fetvaları verenler yarın ahirette kimlere hesap verecek…

Bunlardan biride çıplak ayağa mesh meselesi… Biri imam-ı Taberi ‘den bu fetvayı aldığını söylüyor diğeri (A.Bayındır) sanki cihanın fetva alimiymiş gibi meale bakarak. 1 tane bile naklide, izahatıda olmadan. Öncelikle Yazının devamında İmam-ı Taberinin NEYİ DEYİP NEYİ DEMEK İSTEDİĞİNİ GÖRECEĞİZ… Bunların itibar ettiği toz kondurmadığı İbn-i Teymiyye bile ne diyor bakın ...

İbn Teymiyye, ayakları meshetme hususunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den hiçbir kimse bir nakilde bulunmamıştır diyerek şunları söyler: “Bu olay Kitaba ve Sünnete aykırıdır. Sünnete aykırılığı ‘ateşte yanacak topukların vay haline’ hadîsiyle ortadadır. Kur’ân’a aykırılığını gelince, “ercül” kelimesinde nasb ve cer olarak iki meşhur kırâat vardır. Nasb okuyan onu “vech” ve “eydiye” üzerine atfetmiştir. Bu, zaten kendiliğinden yıkamayı vacip kılan okuyuştur. Cer okuyan ise, “ruûs” üzerine atfeder. Seleften birçok alim, buradaki meshin de esasen yıkama manasında olduğunu söylemişlerdir (75)

İşerine gelince İbn-i Teymiyye gelmeyince bu adamda yanlıs , İşine gelince Mealcilik, gelmeyince inanmadığı halde hadisler…

İslâm Tarihinin en büyük müfessirlerinden biri olan İbn Cerîr et-Taberî, abdest ayetinin yorumunda, kimi müfessirler tarafından yanlış anlaşılmıştır. Bunlardan birçoğu. onun abdest alırken ayakları yıkama ve meshetme konusunda insanları muhayyer bıraktığını, dolayısıyla Şîa paralelinde bir görüş beyan ettiğini söylemişler ve onu töhmet altında bulundurmuşlardır. Oysa Taberî, ayakları sadece yıkama veya sadece meshetmenin yeterli olamayacağına, aksine her iki işlemin birden yapılması gerektiğine işaret etmiştir. Yani ayakların tümünü su ile ıslatarak el ile de meshedilmesini/ovalanmasını gerekli görmüştür.

Abdest ayetinin anlaşılmasında, yorumlanmasında ve gramatikal açıdan tahlilinde Ehl-i Sünnet mezhepleri arasında kayda değer bir anlaşmazlık yoktur. Bununla birlikte Ehl-i Sünnet ile İmamiyye Şi‘ası arasında büyük bir anlaşmazlık söz konusudur. İmamiyye, abdest ayetinden ayakların meshedilmesinin farz olduğu hükmünü çıkarırken[1>, Ehl-i Sünnet, aynı ayetten ayakların yıkanmasının farz olduğu hükmünü çıkarmaktadır.

Bu da, birinci derecede abdest ayetindeki[2>, “ercül” kelimesinin fetha ve kesre ile iki şekilde okunmasına; ikinci derecede ise, “kâ‘beyn” kelimesine yüklenilen anlama dayanmaktadır. Zira Ehl-i Sünnet alimleri, “kâ‘beyn” kelimesine ayak ile baldır arasında her iki taraftan dışa doğru çıkık iki kemik anlamını yüklerken[3>, İmamiyye ayağın üstündeki kubbemsi kemikler olduğu anlamını yüklemektedir[4>.

Bu konuyu tartışırken maksadımız, Ehl-i Sünnet ile Şi‘î mezhepleri arasındaki ihtilâfları gündeme getirmek ve bu konuyu derinlemesine incelemek değildir. Zaten Şia hakkındaki , itikadındaki bilgileri sitemiz olan SAPITANLAR.COM ‘da verdik vermeye devam edeceğiz..

[5>. Bizim buradaki asıl maksadımız, konuyu sadece Taberî bağlamında ele alarak, sırf onun bu konudaki görüş ve düşüncelerini net bir biçimde ortaya koymak olacaktır. Zira abdestte ayakların meshedilmesi gerektiğini savunan fakih ve müfessirler, ondan kendilerine delil getirdikleri gibi, yıkamayı savunanlar da, “Taberî, ayakları yıkama ve meshetme konusunda insanları muhayyer bırakmıştır”[6> diyerek aynı şekilde onu töhmet altında bulundurmuşlardır.

Dolayısıyla çalışmanın sınırlarını zorlamadan belirli bir sistematik içerisinde Taberî’nin görüşlerini aşağıdaki konular çerçevesinde izah etmeye çalışacağız:

1- Abdestte meshetmekten ne anladığını;

2- Yukarıda belirtildiği üzere, bir takım kimselerin, “Taberî, ayakları yıkama ve meshetme konusunda insanları muhayyer bırakmıştır,” şeklindeki sözlerinin gerçeği yansıtmadığını, başka bir deyişle onun böyle bir görüşünün olmadığını;

3- İmamiyye’nin, ayağın sadece üst kısmının meshedilmesinin farz olduğu tezine karşı çıkarak, Ehl-i Sünnetin, ayağın yıkanması gerektiği görüşünü de, yeterli bulmayarak, ayağın tümünün su ile meshedilmesinin[7> farz olduğunu;

4- Bazılarının, o, “ılımlı bir Zeydî idi”[8> ya da, “Şi‘î idi” şeklindeki sözlerinin de gerçek olmadığını;

5- Ayrıca Taberî’nin “ercül” kelimesinde kesre okuyuşu tercih edip, yıkama ve mesh konusunu ayetin lafzına uyarak makul bir biçimde cem ettiğini.

Söz konusu Mâide Sûresi 6. ayetinin meali şu şekildedir: “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi dirseklerinizle beraber yıkayın, başınızı meshedin (ıslak elle silin) ve ayaklarınızı da topuklarınızla beraber yıkayın.”

Buradaki ihtilâf, “ercül” kelimesinin mütevâtir olarak, fetha ve kesre ile iki farklı biçimde okunmasından kaynaklanmaktadır.

Taberî’nin açıklamasına göre, Hicaz ve Irak kurrâsından bir topluluk kelimeyi fetha ile “ercüle”, diğerleri ise, kesre ile “ercüli” şeklinde okumuşlardır[9>. Fetha okuyanlara göre, ilgili bölüm “ercüle” kelimesi, “vücûhe” kelimesi üzerine atfedilmiş olup, anlamı: “.yüzünüzü, dirseklere kadar ellerinizi ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız.” demektir. Cümle içerisinde “ercül” kelimesi her ne kadar lafız yönünden sonra olsa da, anlam yönünden öncedir. Bu okuyuşa ve bu izah tarzına göre, Allah (c.c.), ayakları meshetmeyi değil, yıkamayı emretmiştir. Farz olan ayakları yıkamaktır. Dolayısıyla çıplak ayaklar üzerine mesheden kimse abdest almış sayılmaz[10>.

Taberî, önce bu okuyuş tarzını, bu hususta varid olan hadîsleri ve bu yorumu ön gören Sahabe sözlerini ve ileri sürdükleri delilleri açıklar. Buna göre: Hz Ömer, Hz. Ali, İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs, Abdullah b. Ömer, Ömer b. Abdülaziz, İbrahim en-Nehaî, Urve b. ez-Zübeyr, Atâ, A‘meş, Mâlik b. Enes, ve Dahhâk gibi Sahâbî ve Tâbi‘în’in her birinden ayrı olarak rivâyet ettiği haberlerde, abdest alırken ayakları yıkamanın gerekli/farz olduğunu, söyler. Bu rivâyetlerden bir kısmını aşağıda zikredeceğiz[11>.

Taberî’nin anlattığına göre, Ebû Kılâbe şöyle diyor: “Bir adam abdest aldı, ayağının üzerinde tırnak kadar kuru bir yer kaldı. Adam öylece namazını kıldı. Namazı bitince Ömer (r.a.) ona: “Abdestini yeniden al ve namazını iade et” dedi[12>.

Müslim ise, Hz. Ömer’den aynı hadîsi şu şekilde rivâyet etmektedir: “Bir adam abdest aldı, ayağının üzerinde tırnak kadar kuru bir yer kaldı. Hz. Peygamber onu gördü ve şöyle dedi: “Geri dön ve abdestini güzelce al.” Adam geri döndü, yeniden abdestini tamamladı ve sonra namazını kıldı”[13>. Aynı hadîs Enes b. Mâlik’ten de rivâyet edilmiştir[14>.

Bazı Sahabîlerden rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber, su isabet etmediğinden ayağının üzerinde bir dirhem kadar parlaklık bulunan bir kişinin, namaz kıldığını gördü. Ona, abdestini ve namazını iade etmesini söyledi[15>.

Kâsım b. Muhammed[16> diyor ki: “Ömer’in oğlu Abdullah mestlerini çıkarır, sonra abdest alırdı. Ayaklarını yıkar ve ellerini ayak parmaklarının arasından geçirirdi.” Hadîsin diğer varyantı şöyledir: Şeybe b. Nessâh şöyle diyor: “Mekke’de bir ara Kâsım b. Muhammed’le beraber bulundum. Abdest aldığı zaman ayaklarına su döker ve ellerini ayak parmaklarının arasından geçirirdi. Ona, neden böyle yapıyorsun? diye sorduğumda, “Ömer’in oğlu Abdullah’ın böyle yaptığını gördüm” diye cevap verdi[17>.

Abdülmelik, Atâ’nın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ben çıplak ayak üzerine mesheden bir kimseyi daha görmedim”[18>.

A‘meş şöyle demiştir: “Abdullah (İbn Mes‘ûd)’ın arkadaşları hep “ercüle” şeklinde okurlar ve bu okuyuşa göre de ayaklarını yıkarlardı”[19>.

İbn Abdi Hayr babasından şöyle rivâyet etmiştir: “Ali (r.a.)’yi gördüm. Abdest aldı ve ayağının sırtını/üst kısmını yıkadı. Sonra da şöyle dedi: “Eğer Resûlüllah’ın böyle yaptığını görmeseydim, ayağın içinin/tabanının, yıkamaya daha layık olduğunu düşünürdüm”[20>. Bilindiği üzere Şi‘a mezhebi mensupları, ayakları yıkamayıp sadece üst kısmını meshederler.

Ebû Abdurrahmân (es-Sülemî), Hz Ali’den; İkrime, Abdullah b. Abbâs’tan; Hişâm b. Urve, Urve b. ez-Zübeyr’den; Zirr b. Hubeyş, İbn Mes‘ûd’dan rivâyet ettikleri haberlerde, mezkûr zatların “ercüle” şeklinde fetha ile okuduklarını ve böylece ayette, ayakların yıkanmasının emredildiğini söylemişlerdir[21>.

Eşheb diyor ki: “Mâlik’e bu ayetin “ercüle” mi, yoksa, “ercüli” şeklinde mi okunduğu soruldu.” O: “Bu ayet, ayakları meshetmeyi değil, yıkamayı ifade eder; ayaklar meshedilmez, sadece yıkanır” diye cevap verdi. Yine ona soruldu ki: “Ne dersin, bir kimse ayağını meshedecek olursa, onun için yeterli olur mu?” O, buna da, “hayır” dedi[22>.

Taberî’nin yukarda zikrettiği haberlerden ve açıkladığı görüşlerden, gerçekte bu okuyuşta, ayakları yıkamanın farz olduğu açıkça anlaşılmakta olup ayakların meshedilmesine dair en ufak bir belirti yoktur. Zaten cumhur-i ulema, ayakların yıkanmasında ittifak etmiştir[23>.

Esasen ayakları yıkama veya meshetme hususundaki ihtilâf, kesre okuyuşta ortaya çıkmaktadır. Şimdi bu okuyuşu ve bu konudaki ihtilâfları özetlemeye çalışalım:

Taberî’nin belirttiğine göre, Hicaz ve Irak kurrâsından bazıları da, -yukarda da ifade edildiği gibi- kelimeyi “lam” harfinin kesresi ile “ercüli” şeklinde okumuşlardır. Bunlara göre “ercül” kelimesi daha önce zikri geçen “Vemsehû bi-rüûsiküm .başlarınızı meshediniz” şeklinde geçen ifade üzerine atıftır, dolayısıyla onun hükmüne tabidir. Buna göre mana: “.yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız. Başınızı ve ayaklarınızı da topuklara kadar meshediniz” şeklinde olur[24>. Yani Allah Teâlâ, ayetteki bu okuyuş ile, abdest alırken ayakların yıkanmasını değil, meshedilmesini emretmiştir[25>.

Sahabeden Abdullah b. Abbâs, Enes b. Mâlik; Tabi‘înden de, İkrime, Ebû Ca‘fer, Âmir eş-Şa‘bî, Alkame, Mücâhid ve Dahhâk gibi zatlar da, bu görüşü nakletmişlerdir. Şimdi de, bu kırâat şekli ve bu mana ile ilgili Taberî Tefsîr’inde geçen bazı haberleri aktarmaya çalışalım.

İkrime, Abdullah b. Abbâs’ın, “abdest, iki azayı yıkama ve iki azayı da meshetmektir” dediğini nakletmiştir[26>.

Musâ b. Enes, Enes’e “Ey Ebû Hamza! Haccâc bize Ehvaz denilen yerde hutbe okudu, temiz olmaktan bahsetti ve bize: “Yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin, ayaklarınızı da. Şüphesiz, ayaklar, insanoğlunun pisliklere en yakın azasıdır. Onların altlarını üstlerini ve ökçelerini yıkayın.” (Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Haccâc, fetha kıraâtı tercih etmiş ve ayakların yıkanmasına işaret etmiştir.) Bunun üzerine Enes, biraz kızarak: “Allah’ın sözü doğrudur. Haccâc ise, yalan söylemiştir. Zira Allah: “Başınızı meshedin ve ayaklarınızı da” diye buyurdu. (Enes bu sözüyle ayakların meshedilmesine işaret etmiştir.) Mûsâ diyor ki: “Enes ayaklarını meshederken onları ıslatırdı”. Hadîsin Humeyd’den rivâyet edilen bir varyantı ise, şöyledir: “Mûsâ b. Enes dedi ki: “Haccâc bir hutbe irat etti ve şöyle dedi: Yüzünüzü, ellerinizi, ayaklarınızın altını ve üstünü topuklara kadar yıkayın. Pisliklerden korunmanızın en azı budur.” Bunun üzerine Enes, Allah doğru, Haccâc ise, yalan söylemiştir. Çünkü Allah Teâla, ‘Başınız ve topuklara kadar ayaklarınızı meshediniz’ diye buyurmuştur” dedi[27>.

Ayrıca, Enes’in, “Kur’ân, ayakların meshedilmesi hükmünü indirdi. Sünnet olan ise, onu yıkamaktır;” dediği de rivâyet edilmiştir[28>.

Şa‘bî’ye göre de, Yüce Allah, abdest alırken yıkanmasını emrettiği organlardan el ve yüzün, teyemmüm ederkenmeshedilmesini emretmiş; abdest alırken meshedilmesini emrettiği iki organın ise, (baş ve ayakların) teyemmüm ederken terk edilmesini emretmiştir[29>

Bu iki farklı açıklamadan sonra, Taberî, her konuda olduğu gibi burada da, kendi görüş ve tercihlerini delilleriyle ortaya koyarak şunları zikreder:

“Bize göre, bunlardan doğruya en yakın olanı, Allah Teâlâ’nın, abdest alırken “iki ayağın tümünün su ile meshedilmesini” emrettiğini söyleyen görüştür. Nitekim teyemmümde de, yüzün bir bölümünü değil, tamamının meshedilmesini emretmiştir. Abdest alan kimse, ayaklarının tümünü su ile meshettiği takdirde, kendisine “mesheden” denildiği gibi, “yıkayan” da denir. Zira iki ayağı yıkamak, onların üzerine su akıtmak veya onları suya sokmakla gerçekleşir. Meshetmek ise, elleri onların üzerine sürmekle gerçekleşir. Dolayısıyla bir kimse ayaklarına bu iki şeyi birden yapacak olursa, ona hem “yıkayan” hem de “mesheden” denir”[30>.

Ayakları yıkayanlar, ayakların meshedilmesi konusunda gelen haberleri, diğer görüşte olanlar ise, yıkama ile ilgili haberleri göz ardı etmişlerdir[31>.

Taberî’ye göre, buradaki mesh ifadesi, umumî ve hususî olmak üzere iki anlam içermektedir. Hususî anlamıyla ayakların bir bölümünü (sadece üst kısımlarını)[32>, umumî anlamıyla da, ayakların tümünü meshetmeyi içerir. Taberî sözlerine devamla şöyle demektedir: “Ayetten kastedilen asıl anlam, ayakların tümünün su ile meshedilmesidir. Bu itibarla ayaklarını elleri ile meshetmeksizin /ovalamaksızın sadece onlara su dökmek veya onları suya sokup çıkarmak yeterli değildir”[33>.

Taberî, nasb ve cer okuyuşun ve ondan çıkan hükümlerin doğruluğunu beyan ederken, şöyle bir sentez yapmaktadır: “Nasb okuyuş doğrudur, zira bunda ayakların tümünün üzerine su dökmek anlamı vardır. Cer okuyuş da doğrudur, zira bunda da ellerle ayakları meshetme anlamı vardır[34>. Görüldüğü üzere, Taberî, her iki kırâatın tek hüküm ifade ettiğini beyan etmektedir ki, o da ayakların tümünün su ile meshedilmesidir. Yani ayaklar, hem hafifçe su ile ıslatılacak hem de ellerle ovalanacaktır.

Süleyman Ateş, “Taberî, “ercüli” şeklindeki kırâatı tercih etmiş ve dolayısıyla bundan ayakları meshetmenin farz olduğunu anlamıştır, Ca‘ferî mezhebine mensup Şi‘îler de, bu şekilde anlamışlardır”[35> diyor. Sonra da şu açıklamalara yer veriyor: “Hiç şüphe yok ki Kur’an’ın emri meshtir. Farz olan budur. Mesh ıslak eli bir uzva hafifçe sürmek demektir. Bu, hafif yıkama sayılır. Mesh yapmakla Kur’an’ın emri yerine gelmiş olur. Ancak Allah’ın elçisi Kur’an’ın emrinden fazlasını da yapmış, her zaman olmasa da, çoğu kez ayaklarını yıkamıştır. Sıcak yerde ayakları yıkamak vücudu dinlendirir. Ayakları yıkamak farz değil, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetidir”[36>. Süleman Ateş, ayakları meshetmenin farz olduğunu söylemekle birlikte hududunu belirtmeyerek meseleyi muğlak bırakmıştır.

—–

ysa Taberî’nin görüşlerinde Şî‘a’nın anladığı şekilde, meshetmeye cevaz verdiğine veya muhayyer bıraktığına dair en ufak bir belirti yoktur. Onun, her iki kırâatın doğru olduğunu söylemesi, sadece yıkamaya veya sadece meshetmeye müsaâde etmesi anlamına gelmemektedir. O, “Nasb kıraâtte ayakların üzerine su dökmek; cer kırâatte de, ayakların her tarafını su ile meshetmek anlamı vardır,”[37> diyerek her iki kırâatın hükmünü birleştirmiştir. Bir bakıma ayakların tümünün üzerine az su dökerek ovalanmasının gerekliliği üzerinde durmuş yani ayakları meshe benzer bir şekilde hafifçe yıkamayı savunmuştur.

Ayakları yıkama ile ilgili bir takım haberler zikrettikten sonra da, şunları söylemiştir: : “Hz. Peygamber’den, abdestte ayakları su ile yıkama konusunda nakli sahih olarak gelen ve şöhret derecesine ulaşan hadîsler, ayakları yıkamama özrünü (mesh anlayışını) ortadan kaldırmıştır. Konu hakkındaki hadîsler o kadar kesin ve sağlamdır ki, yıkanması farz olan ayakların, bir kısmını yıkayıp, bir kısmını terk etmeyi mübah saymak doğru değildir”[38>.

Taberî, görüşlerini açık bir şekilde ifade etmeye şöyle devam etmektedir: “Madem ki, “mesh” sözcüğünün, organın tümünü veya bir bölümünü meshetme olarak, iki anlamı vardır ve de (daha sonra) zikredeceğimiz deliller Allah Teala’nın buradaki “mesh” etmeden ayakların tümünün meshedilmesini kastettiğini göstermektedir. Öyleyse, bu ayetteki mesh ifadesi, hem yıkama hem de meshetmeyi kapsadığından “ercül” kelimesini iki şekilde okumakta sahihtir. Çünkü, ayakların tümünü su ile mesh etmede, onları yıkama; kişinin elini ayakları üzerinde gezdirmesinde de, meshetme anlamı vardır.”

“Ancak her ne kadar iki kırâatta güzel ve doğru olsa da, benim daha fazla hoşuma giden, “ercüli” şeklinde kesre okunan kırâattır. Çünkü bu kırâata göre ayakların tümünün su ile meshedilmesi hükmü ortaya çıkmaktadır. Böyle bir meshetme şeklinde de, hem ayakları yıkama, hem de elleri ayaklar üzerinde gezdirmek suretiyle meshetme/ovalama vardır.”

Diğer yandan, “ercül/ayaklar” kelimesi, “rüûs/başlar” ifadesinden sonra zikredilmiştir. Bu ifadeyi, daha önce zikredilen “eydiye/eller” üzerine atfedip bağlama yerine, yanı başında bulunan “bi-rüûsiküm” ifadesine atfetmek daha uygundur[39>. İbn Teymiyye de seleften birçok alimin, buradaki meshten, yıkamayı anladıklarını vurgulamıştır[40>.

Taberî, “İhtilâfu Ulemâi’l-Emsâr”[41> adlı eserinde bütün büyük mezheb imamlarının görüşlerinden ve ihtilâflarından bahsettiği halde, İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşlerine yer vermemiştir. Onu bir fakih değil, sadece bir muhaddis olarak algılamış dolayısıyla mezhep imamlığını da, kabul etmemiştir. Bu sebeple, Hanbelîler’in şiddetli hücumlarına maruz kalmıştır. Hanbelî sâlikleri, mesh konusunu bahane ederek, onu Şi‘îlik ve Zeydîlikle itham etmişlerdir[42>. Ömer Nasuhi Bilmen, Zehebî’nin: “Onda bir şi‘îlik vardı” sözünü, Zehebî’nin, Hanbelî mezhebine bağlılığından ileri gelen duygusal bir yaklaşım olduğunu belirtir[43>.

Taberî’nin, ayağı, meshe benzer bir şekilde hafifçe yıkama anlayışını destekleyen birtakım deliller daha vardır. Şöyle ki:

Abdestte azayı üç kere yıkamak sünnettir. Üçten fazla yıkamak ise, kimilerine göre tahrimen, kimilerine göre tenzihen mekruhtur[44>. Bunun delili, “Kim bunu üçten fazla veya eksik yaparsa haddi aşmış ve zulmetmiş olur” hadîs-i şerifidir[45>. İbn Mâce, Abdullah b. Amr b. Âs’tan şöyle rivâyet etmiştir: “Resûlüllah Sa‘d’ın yanına geldi. O, abdest alıyordu. Ona : “Bu ne israf böyle” dedi. Sa‘d: “Ey Allah’ın Resûlü abdestte israf olur mu?” diye sorunca, Resûlüllah: “Evet, akan nehirde bile olsa haram olur” diye buyurdu”[46>.

Rivâyet edildiğine göre, Abdullah b. Muğaffal, oğlunun: “Ey Allahım! Ben, seni ve Firdevs cennetini istiyorum” şeklinde dua ettiğini duyunca ona: “Allah’tan cenneti iste ve onun azabından yine ona sığın” dedi; sonra da, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini işittim diyerek şunu ilâve etti: “Bu ümmet içerisinden öyle insanlar gelecek ki, onlar dua ve temizlik/abdest konusunda haddi aşacaklar”[47>. Hasan (r.a.) İbn Sîrîn’le konuşurken ona şöyle diyordu: “Abdest alan birtakım insanlar var ki, kırba ile yıkanıyorlar, su üstüne su döküyorlar, ovaladıkça ovuyorlar, bunlar hem kendilerine zahmet veriyorlar, hem de Hz. Peygamber’in sünnetine aykırı davranıyorlar”[48>.
Yukarıda zikredilen meseleler ve haberler ışığında konuyu ele aldığımızda aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız mümkündür:

1- Bir kısım alimler, buradaki meshten, ‘ayakları yıkarken su israfından kaçınmanın’ kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. Nitekim İbn Kesîr, buradaki meshten maksadın hafifçe abdest almak ve ayakları meshe benzer şekilde hafifçe yıkamak olduğunu söyler. Şafi‘î’nin de, bu görüşte olduğunu ve bunun sünnet olduğunu belirtir. Gerçek meshin ise, sadece giyilen mest üzerine olduğunu açıklar[49>.

Şevkânî de, şunları söylemiştir: “Kelime “ercüli” şeklinde kesre ile okunsa da, yine meshe benzer çok hafif bir şekilde yıkamaya delâlet eder. Çünkü kelime “rüûs” üzerine atıftır. Bu, İbn Cerîr’in görüşüdür ve İbn Abbâs’tan mervîdir” demiştir[50>.

Zemahşerî’nin değerlendirmesi de şöyledir: “Ercül” kelimesinin “ruûs” üzerine yani civara/yakına atfedilmesi, ayaklara suyu dökerken iktisat etmenin gereğine işaret eder; onları meshetmeye değil. Zira abdest alırken yukarıdaki hadîslerde de görüldüğü gibi, ayaklar üzerine fazla su dökmek kınanmıştır”[51>.

Ebû Hayyân, yıkanan üç abdest azası arasında, özellikle ayaklarda su israfı nehyedilmiştir; diyor. Bu sebeple buradaki civara atıf, meshe değil, su dökmede israftan kaçınmaya yani hafifçe ayakları yıkamaya delâlet eder[52>. Yukarıda da belirtildiği üzere, Taberî’nin meshetmekten kasdı, bu olmalıdır. Başka bir deyişle hafif yıkama ifadesini bütün müfessirler, onun “su ile ayağın tümünü meshetme” ifadesinden almış olabilirler. Zira o: “Ayakların tümünü su ile meshetmek” derken aynen bu anlama işaret etmektedir. Ayrıca Zemahşerî, Taberî’yi, ayetin zahirinden meshetmeyi anlayanlar içerisinde zikretmemiştir[53>. Dâvûd ez-Zâhirî ve Zeydiyye mezhebî imamlarından en-Nasır Lilhak da, abdestte yıkama ve meshi cem edenler arasındadırlar[54>.

2- Mesh kelimesi müşterek bir lafız olduğundan hem mesh , hem de yıkama anlamına gelmektedir[55>. Bazıları da: “Mesh, lügatte eli bir şey üzerinde gezdirmek demektir. Örfde ise, suyu azaya değdirmek, dokundurmak, isabet ettirmektir” şeklinde tanımlanmıştır[56>. İbn ‘Atiyye ve İbn Teymiyye, Araplar’ın mesh sözcüğünü abdest alma anlamında kullandıklarını beyan ederek, şöyle demişlerdir: “Araplar, namaz için meshlendim” dediklerinde bundan abdest anlaşılmaktadır. Abdestin tümüne birden mesh denilmektedir[57>. Âlûsî de, bu bağlamda şöyle diyor: “Mesh sözcüğü burada yıkama anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Ebû Zeyd el-Ensârî ve birtakım dilciler bu görüştedir. Adam abdest aldığı zaman ona, “meshlendi” derler. Yağmur yağıp yeryüzünü temizlediği zaman, “meshlendi” derler. Buna göre “ercül” kelimesinin “ruûs” üzerine atfedilmesinde Şî‘a’nın ileri sürdüğü şekilde “ayakları meshetme anlamı ortaya çakmaz[58>. Buna göre gasl, iyice yıkama; mesh ise, hafifçe yıkama anlamına gelebilir. Kurtubî de, konuyla alakalı olarak şöyle der: “Bu hususta söylenen sözlerin en güzelini en-Nehhâs söylemiştir. Meshle yıkamak her ikisi birden vaciptir. Cer okuyuşa göre mesh, nasb okuyuşa göre yıkamak gerekir. Dolayısıyla burada iki kırâat, iki ayet hükmündedir”[59>.

3- İbn Kesîr daha ilginç ifadelerle bu konuda şunları söylemektedir. “Şî‘a’dan ayakların mestler gibi yıkanmasını gerekli görenler, sapmış ve sapıtmışlardır. Aynı şekilde hem meshi, hem de yıkamayı caiz görenler de hata etmişlerdir. İbn Cerîr’den bu hususu nakleden kimseler, onun hadîslerden ve uygulamadan dolayı yıkamayı, ayetten dolayı da meshetmeyi gerekli gördüğünü söylerler. Oysa bu konuda ondan böyle bir görüş sâdır olmuş değildir. Tefsîr’inde sergilediği görüşlerinden anlaşılan şudur: O, mesh sözüyle diğer abdest azalarının değil de, özellikle ayakların su ile ovalanmasını kastetmiştir. Çünkü ayaklar sürekli yerle irtibat halinde olan azalar olduğundan, toprak, çamur ve diğer pisliklerle iç içedir. Dolayısıyla üzerindeki pisliklerin temizlenmesi için ovalanması gerekmektedir. Ancak o, burada “ovalama” yerine “mesh” sözcüğü ile ifade edince, onun sözünün derinliğini düşünmeyen bazı kimseler, bundan ayakları mesh ile yıkamanın cem edilmesi gerektiğini düşünmüşlerdir. Bir kısmı diğerinden hikâye ederek, asırlar boyu, Taberî’yi bu şekilde takdim etmişlerdir. Fakihlerin çoğu bu durumu karışık bulmuşlardır. Halbuki o, bu konuda mazurdur. Çünkü yıkama ve mesh zaten birbiri içindedir[60>. İkisini birleştirmenin bir anlamı yoktur. İster biri önce, ister diğeri sonra olsun. İbn Kesîr daha sonra şunları zikreder: “Sonra onun sözünü derin olarak düşünmeye başlayınca, birden cer kırâatla nasb kırâatın arasını cem etmeye çalıştığını gördüm. Dolayısıyla cer okuyuşta mesh yani ovalama, nasb okuyuşta ise, yıkama vardır. Bu şekilde o, iki kırâatın hükmünü birleştirerek, yıkama ve meshi bir araya getirmiştir” [61>.

Kâsânî de, Taberî’nin görüşüyle alakalı olarak şunları söylemiştir: “Abdestte cem’ olayına hükmeden kimse, tek ayetteki iki kırâtın, iki ayet hükmünde olduğunu ve her ikisiyle birden amel edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bu, mümkün bir durumdur. Zira bir azayı aynı anda yıkama ve meshetme arasında esasen hiçbir tezat söz konusu değildir.[62>

4- Âlûsî’nin konu hakkındaki düşünceleri şöyledir: “Ebü’l-‘Âliye, Şa‘bî, İkrime gibi kimselere meshin cevazını; Hasan Basrî ve Muhammed İbn Cerîr’e de, tahyîri nispet etmek yalan ve iftiradır. Bu çeşit rivâyetler Şî‘î raviler tarafından yayılmış, sahihini yanlışından ayırt etmeyen birtakım Ehl-i Sünnet alimleri de, bunları senetsiz olarak rivâyet etmişlerdir. Esasen tahyîr fikrini savunan, Muhammed b. Cerîr b. Rüstem eş-Şî‘î’dir. Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerinden İbn Cerîr b. Ğâlib et-Taberî değildir. Onun Tefsîr’inde zikrettiği şey, ne mesh, ne cem, ne de tahyîrdir, sadece yıkamadır[63>.

Nitekim, Tâvûs’tan, abdest alan kimsenin ayaklarını sadece suya sokup çıkarması sorulunca: “Ben bunun maksada ulaşan bir amel olduğunu kabul edemem” dediği rivâyet edilmiştir[64>. Buna mukabil ayakların yıkanmasını farz sayan Hasan Basrî’den, denizde abdest alan kimsenin ayaklarını nasıl yıkayacağı sorulduğunda: “Onun ayaklarını suya daldırıp çıkarmasında bir mahzur yoktur” dediği rivâyet edilir[65>.

5- Öyle zannediyoruz ki, birçokları araştırmamıza konu olan meşhur tarihçi ve müfessir Muhammed b. Cerîr b. Ğâlib b. Yezîd et-Taberî’yi, İmamiyye Şî‘a’sından olan ve onunla aynı ad ve künyeye sahip olan, hatta baba adları, doğum yerleri ve ölüm tarihleri aynı olan Muhammed b. Cerîr b. Rüstem et-Taberî ile karıştırmışlardır[66>. Bazı kimselerin Taberî’yi Şî‘îlikle itham etmeleri de, muhtemelen buna dayanmaktadır. Nitekim, İbn Hacer, konu ile alâkalı olarak şöyle demektedir: “Muhammed b. Cerîr et-Taberî’ye nispet edilen, abdest konusunda ayakların meshedilmesi (nin yeterli olduğu) görüşü, mutlak sûrette işte bu râfızîye aittir. Bu, onun görüşüdür”[67>. Aynı şekilde Taberî’yi, yine İmamiyye Şî‘a’sından olan Muhammed b. Ebi’l-Kâsım et-Taberî ile de karıştırmamak gerekir[68>.

Taberî, ayakların yıkanması konusunda kendisine; “ayakların tümünün su ile meshedilmesine dair delilin nedir?” diye soranlara karşı birçok haber nakletmekte ve bu husustaki delillerini sıralamaktadır. Biz bu konudaki haberleri şu şekilde özetleyebiliriz:

1- “Cehennemlik ökçelerin ve ayak altlarının vay haline”[69>. Ebû Hureyre’den rivâyet edilen bu hadîsle, ayakların topuklara kadar hiçbir yer kuru kalmaksızın su ile yıkanması veya ıslatılması kastedilmektedir.

2- Muhammed b. Ziyâd şöyle demiştir. “Ebû Hureyre yanımızdan geçiyordu. O esnada bazı insanlar mataradan abdest alıyorlardı. Ebû Hureyre dedi ki: ‘Abdest azalarını tam olarak hakkı ile yıkayın. Çünkü Ebü’l-Kâsım (Hz. Peygamber s.a.v.): “Ateşten topukların vay haline’ diyordu.”

3- Şeddâd’ın azatlı kölesi Sâlim diyor ki: “Ben Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ın vefat ettiği gün Hz. Peygamber’in zevcesi Âişe’nin yanına gittim. Ebû Bekr’in oğlu Abdurrahman da onun yanına geldi. Âişe’nin yanında abdest aldı. Âişe ona dedi ki: ‘Ey Abdurrahman! abdesti, azalarını tam yıkayarak al. Çünkü ben Hz. Peygamber’in, “ateşten ökçelerin vay haline’[70> dediğini işittim”[71>.

Taberî’ye göre bu haberler, ayakların tamamının meshedilmesi gerektiğini ortaya koyar. Ona göre, ayakların tümünü meshetme, hem yıkamayı hem de meshetmeyi içine alır. Zaten Allah’ın muradı da budur. Bu hususla ilgili olarak şunları zikreder: “Şayet, ayakların sadece bir bölümünün meshedilmesi yeterli olsaydı, Resûlüllah’ın ayakların tümünü terk edip, sadece bir bölümünü su ile meshedenleri, bu şekilde cehennemde yanmakla, uyarması söz konusu olmazdı. Zira bu kişi o ameliyle üzerine düşen farziyeti yerine getirmiş olur; dolayısıyla azaba hak kazanmazdı. Aksine bol sevap kazanmış olurdu. Oysa, ayağın tümünü yıkamayı terk edene azabın gerekli görülmesi, ayağın tümünün yıkanması gerektiğine en büyük delil olup aksinin fasid olduğunu ortaya koyar”[72>.

Taberî’nin bu yaklaşımını şu şekilde anlamak mümkündür. Ayaklara su dökerek eller ile meshetmek veya ayakları suya batırıp, ayakların topuğa kadar olan her tarafını ellerle silmek gerekir. Çünkü ayaklar yerle en çok temas edeler azalar olduğundan kirlenmesi ve mikrop kapması pek muhtemeldir. Enes’in de, ayaklarını meshederken su dökerek onları ıslatması buna delâlet eder[73>.

İbn Atiyye, “ercüli” şeklinde kesre olarak okuyanların bir kısmı, “meshetmek” ifadesinden yıkamak anlamını çıkardıklarını söylemiştir[74>. O, bu sözüyle muhtemelen Taberî’yi, kastetmiştir. Zira onun meshetme ifadesinden yıkama anlaşılmaktadır.

İbn Teymiyye, ayakları meshetme hususunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den hiçbir kimse bir nakilde bulunmamıştır diyerek şunları söyler: “Bu olay Kitaba ve Sünnete aykırıdır. Sünnete aykırılığı ‘ateşte yanacak topukların vay haline’ hadîsiyle ortadadır. Kur’ân’a aykırılığını gelince, “ercül” kelimesinde nasb ve cer olarak iki meşhur kırâat vardır. Nasb okuyan onu “vech” ve “eydiye” üzerine atfetmiştir. Bu, zaten kendiliğinden yıkamayı vacip kılan okuyuştur. Cer okuyan ise, “ruûs” üzerine atfeder. Seleften birçok alim, buradaki meshin de esasen yıkama manasında olduğunu söylemişlerdir[75>. Şevkânî de aynı şekilde meshin değil, yıkamanın farz olduğu hükmüne varmıştır[76>.

Menâr müellifi de, bu bağlamda şunları söylemektedir: “Taberî’nin bu konudaki görüşü açıktır. O, “mükellefin ayaklarını yıkadığı esnada onları eliyle meshetmesi gerektiğine” işaret etmiştir. Çünkü ayaklar, insanın pisliklerle en yakın temas içerisinde olan azasıdır. Bu sebeple onların temizliğine aşırı ihtimam gösterilmesi gerekir. El ile silmeksizin yalnız su dökmek pisliği gidermez ve istenilen temizliği sağlamaz. Ayrıca, o dönemde su kıtlığı olduğu için ve az su kullanmak da sünnet olduğu için buna ayrıca ihtimam gösterilmiştir[77>. Zaten “kâ‘beyn/iki topuk sözcüğü de, meshetme ile ilgili değil, yıkama ile ilgilidir. Meşhur hadîsler ayakların meshini değil, yıkanmasını emreder[78>, dolayısıyla yıkamayı terk edene caza gerekir[79>.

Taberî, daha sonra Evs b. Ebî Evs ve Huzeyfe gibi Sahabîlerden rivâyet edilen ve Hz. Peygamber’in ayaklarının yalnız bir kısmını meshettiğine dair haberleri zikreder ve onların kritiğini yapar.

Evs b. Ebî Evs şöyle demiştir: “Bir keresinde Hz Peygamber’i gördüm, abdest aldı, ayakkabılarını meshetti, sonra kalkıp namaz kıldı.” Diğer bir rivâyette de, “Hz. Peygamber, bir kavmin çöplüğüne geldi; abdest aldı ve ayakları üzerine meshetti” şeklindedir[80>.

Huzeyfe’den rivâyet edilen bir hadîste ise şöyle denilmiştir: “Hz Peygamber, bir kavmin çöplüğüne gitti. Ayakta durarak küçük abdestini bozdu. Sonra su istedi, abdest aldı ve ayakkabılarının üzerini meshetti.”[81>

Taberî, önce Evs b. Ebî Evs’in rivâyet ettiği bu habere itiraz ederek şunları söyler: “Evs b. Ebî Evs’den rivâyet edilen hadîs, ayakların, sadece bir bölümünü meshetmenin abdestte yeterli olacağını ifade etmektedir. Zira bu hadîste, Resûlüllah’ın abdestini bozduktan sonra, abdestsiz iken böyle yaptığı zikredilmemektedir. Aksine Resulüllah, abdestli iken tekrar abdest aldığı zaman ayaklarına veya ayakkabılarına meshederdi. Yahut Hz. Peygamber’in o anda ayaklarında mest olduğu da düşünülebilir. Evs’in rivâyet ettiği bu hadîs, Hz. Peygamber’in abdestli iken tekrar abdest aldığını bildirmektedir”[82>. Oysa abdest bozduktan sonra abdest aldığını anlatan hadîslerde hep mest üzerine veya ayakkabı üzerine meshettiği belirtilmiştir.

Hz. Peygamber abdestli iken tekrar abdest aldığında, ayaklarını veya ayakkabılarını meshetmekle yetindiğini Hz. Ali’den rivâyet edilen şu hadîs de, açıkça ortaya koymaktadır. Abdu Hayr şöyle diyor: “Hz Ali bir testi su istedi. Sonra: “Ayakta su içmeyi sevmeyen o kişiler nerede? Dedi. Testiyi aldı ayakta su içti. Sonra hafifçe bir abdest aldı. Ayakkabıları üzerine meshetti ve dedi ki: “İşte Resulüllah’ın, abdestini bozmayan temiz kimse için aldığı /öğrettiği abdest böyledir[83>. Dikkat edilirse zikredilen bu hadîste Hz. Ali, abdestini bozmamış, abdest üstüne abdest almıştır. Hz. Peygamber’in de, böyle yaptığını ileri sürmüştür.

Taberî diyor ki: Hz Peygamber’in, abdest alırken, ayakların tamamının yıkanmasını emrettiğine dair hadîslerin, mazeret bırakmayacak şekilde çok açık olarak zikredilmesi göstermektedir ki, Evs’ten rivâyet edilen hadîs, abdestli iken abdest aldığını ortaya koymaktadır[84>.

Huzeyfe’den rivâyet edilen hadîse gelince, bunu Huzeyfe’den Ebû Vâil yoluyla A‘meş rivâyet etmiştir. Oysa, A‘meş’in en sadık arkadaşları Ebû Avâne, İbn İdris, Ebû Muâviye ve Amr b. Yahyâ, hadîsin aslının şu şekilde olduğunu rivâyet etmişlerdir: “Hz. Peygamber bir kavmin çöplüğüne geldi. Ayakta küçük abdestini yaptı, sonra abdest aldı ve mestleri üzerine meshetti”[85> Hadîsin Müslim’deki varyantı ise şöyledir: “Hz. Peygamber bir kavmin çöplüğüne geldi. Ayakta küçük abdestini bozdu. Ben ondan uzaklaşmıştım. O, bana yaklaş dedi. Ben de, ona yaklaşıp ayaklarının arkasında durdum. Resûlüllah abdest aldı ve iki mestinin üzerine meshetti[86>. Bu rivâyette Hz. Peygamber’in mest giydiği vurgulanmıştır. Sadece Cerîr b. Hâzım’ın A’meş’ten rivâyet ettiği haberde Hz. Peygamber’in ayakkabılarına meshettiği zikredilmektedir. Bu da şâz bir rivâyettir. Sahih olduğu kabul edilecek olsa dahi, Resulüllah’ın çorapları üzerine giymiş olduğu ayakkabılarına meshettiğini ifade etmiş olur[87>.

Rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber giydiği mestler veya ayakkabılar üzerine meshetmiştir. Yoksa çıplak ayağına veya ayağının bir kısmına asla meshetmemiştir.

Değerlendirme: Yukarıdaki ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere Taberî, birçok kimsenin ileri sürdüğü gibi abdestte, ayakları yıkama ve mesh konusunda insanları muhayyer bırakmamıştır[88>. Aksine kırâatların hükmünü ayetin lafzına uygun bir biçimde cem ederek mantıklı ve tutarlı bir hüküm ortaya koymuştur. Ayakların tümünün su ile meshedilmesi gerektiğini savunarak İmamiyye’nin görüşünü reddetmiştir. Abdestte yalnız ayaklara su dökmeyi yeterli gören bazı Ehl-i Sünnet mezheplerinin, bu görüşlerini de, yeterli bulmayıp, kesin olarak el veya el yerine geçecek bir şey ile ayakları meshetmenin[89> gerekliliği üzerinde durmuştur. Bir noktada, abdest almayı daha ihtiyatlı ve tatminkâr bir hale getirmiştir. Nitekim Mâlikî mezhebine göre de, abdestte ayakları yıkarken elin içiyle hafif bir şekilde ovalamak farzdır[90>. Bunun dışında bir kısım İslâm bilginlerinin ileri sürdüğü gibi, ayakları meshetmede su israfının önlenmesi de düşünülmüştür. Zira, o dönemde su sıkıntısı had safhada idi[91>.
Taberî, mesh ve yıkamanın bir arada olması gerektiğini ileri sürürek, Ehl-i Sünnet mezhepleri arasındaki bazı ihtilâfları da böylece giderme yoluna gitmiştir[92>. Yani yıkama ile meshin esasında aynı şeyler olduğunu söylemiş, yıkamadan mesh, meshden de, yıkamanın anlaşılacağını belirtmiştir. Ona göre yıkama olmadan mesh, mesh olmadan yıkama söz konusu değildir. Taberî’nin, yukarıda “Ayakların tümünün su ile meshedilmesi gerektiğini” söyleyen görüşü tercih etmesi, sonra da, “ayakları meshetmeksizin sadece onlara su dökmek veya suya sokup çıkarmak, abdest için yeterli değildir” şeklindeki Tâvûs’un görüşünü benimsemesi dikkat çekicidir. Bu cümleler birleştirildiğinde, Taberî’nin abdest ayetinde Ehl-i Sünnet çizgisinde olduğu ve onu benimsediği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte yukarıda zikredilen abdestte su israfı konusundaki hadîsi de göz önünde tutarak, özellikle ayakları yıkamada su israfını önlemek için, hafifçe abdest ya da ayakların tümünü su ile meshetme ifadesini kullanmıştır. Bu, Taberî’ye has bir yaklaşımdır. Dolayısıyla onun abdest konusunda mesh ile yıkama arasında insanları muhayyer bıraktığı görüşü doğru değildir.

Ehl-i Sünnet alimlerinin yıkama ve mesh konusundaki görüşleri şöyledir: Yıkama/gasl, suyu azanın üzerine tamamen dökmektir[93>. Ovmak/delk şart değildir. Necasetten taharette ovmak veya silmek vacip ise de, hadesten taharette yani abdestte yıkamak kâfi gelir. Farz olan budur. Mâlik’e göre ovmak da farzdır. Mesh ise, bir şeye dokunmak, el sürmek anlamındadır. El sürmek farziyet için yeterlidir[94>. Bundan dolayı bir kimse abdest azalarını ıslatsa, fakat suyu üzerinden akıtmasa, bu abdest için yeterli olmaz. Yani sırf mesh farziyet için yeterli değildir. Çünkü Allah Teâlâ, suyun azalar üzerinden akıtılmasını emretmiştir. Ama cünüplükten dolayı gusülde, bunun yeterli olma ihtimali vardır. Bu ikisi arasında fark şudur:

Abdestte emredilen şey yıkama işidir. Bu da, suyu ancak abdest azaları üzerinde akıtma ile meydana gelir. Cünüplükte emredilen ise temizliktir. Bu, “.fakat Allah sizi iyice temizlemeyi diler” ayeti ile ifade edilmektedir. Bu temizlik de, bedeni sadece ıslatma ile hasıl olmaktadır[95>. İlk bakışta Ehl-i Sünnetin bu görüşleriyle Taberî’nin görüşü arasında bir tezat var gibi görünse de, esasında bir tezat yoktur. Zira Taberî, meshin umumî ve hususî olmak üzere iki anlamı olduğunu, umumî anlamıyla ayakların tümünün, hususî anlamıyla da, ayakların bir kısmının su ile meshedilmesinin gerektiğine işaret etmiş ve bu ayette[96>, umum anlamının sahih olduğunu yani ayakların bütününün su ile meshedilmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah’ın ayakların meshedilmesinden muradı, ayakların (bir kısmı değil) tümüdür. Bundan da, hem yıkama hem meshetme anlamı çıkar. Çünkü ayakların her tarafının su ile meshedilmesinde yıkama, el veya el yerine geçecek bir şeyin aza üzerinde gezdirilmesinde de, meshetme anlamı vardır.”[97> Görüldüğü üzere o, sırf bir mesh veya sırf bir yıkamadan bahsetmemiştir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Taberî, “ercüle” ve “ercüli” şeklindeki her iki kırâatın da, sahih olduğunu belirtmekle beraber, “ercüli” şeklindeki kırâatı tercih etmiştir. Bunun sebebi ise, “ercüli” kırâatının hem yıkamayı, hem de meshi içine almasıdır. O kırâat tercihlerinde özellikle anlamı daha geniş, daha kapsamlı olan kırâatları tercih etmektedir. Buradaki düşüncesi de bundan ibarettir. Bazıları Taberî, iki kırâatı iki ayrı ayet hükmünde kabul ederek, birinci kırâate göre yıkamayı; ikinci kırâate göre de meshi gerekli görmüştür demişlerdir. Hangi yaklaşım ve hangi gaye ile olursa olsun, Taberî, ayetin lafzına en güzel anlamı vermiştir. İki kırâatın ihtiva ettiği anlam, tek hükümde birleşmiştir. Hiçbir açıklayıcı hadîs, haber ve yorum olmasa dahi, ayetin lafzından anlaşılan en güzel yorum kanaatimizce Taberî’nin getirdiği yorumdur. Bu yorum hiçbir açıklayıcıya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve nettir.

Doç. Dr. Abdülmecit Okcu
——————————————

DİPNOTLAR

—————————————–

[1> Zemahşerî, Cârullah Mahmûd b. ‘Ömer, el-Keşşâf ‘an Hakâiki’i’t-Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîli fi Vücûhi’t-Te’vîl, Dâru’l-Ma‘rife Beyrut, tsz., I, 599; Tabersî, Ebû ‘Ali el-Fadl b. Hasan, Mecma‘u‘l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut, 1406/1986, III, 256-257; et-Tûsî, Ebû Ca‘fer, et-Tibyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Matba‘atü’l-‘İlmiyye, Necef, 1957, III, 452; Râzî, Fahruddîn Muhammed b. ‘Ömer, Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Kütübi’l-‘Arabiyye, Tahran, tsz., XI, 162; Kurtubî, Ebû ‘Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut, 1408/1988, VI, 62; İbn Teymiyye, Mecmû‘u Fetâvâ, Dâru ‘Âlemi’l-Kütüb, Suudî. Arabistan, 1412/1992, XXI, 129-130; Şevkânî, ‘Ali b. Muhammed, Neylü’l-Evtâr fî Münteka’l-Ahbâr, Dâru’l-Hadîs, Kahire, tsz., I, 209; Tabâtabâî, Muhammed Huseyn, el-Mîzân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut, 1970, V, 222; ‘Abduh, Muhammed, Tefsîru’l-Menâr, Dâru’l-Menâr, Mısır, 1373/1953, VI, 227; Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsîri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1989, II, 477; ayrıca bkz. Adıgüzel, Mehmet, Kıraâtlar Açısından Fahruddîn er-Râzî ve Tefsîr-i Kebîri, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum, 1998, s. 181-183.

[2> Mâide Sûresi 6. ayet.

[3> Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed İbn Cerîr, Câmi‘u’l-Beyân ‘an Te’vîli’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut, 1992, IV, 477; Rağıp el-İsfahânî, Ebu’l-Kâsım Huseyn b. Muhammed, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, nşr. Muhammed Seyyid Kîlânî, Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut, tsz., s. 433; Cessâs, Ebû Bekr Ahmed b. ‘Ali er-Râzî, Ahkâmü’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1993, III, 352; İbn Rüşd, Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed, Bidâyletü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid, Dâru’l-Fikr, Beyrut, tsz., I, 12-13; İbn Hümâm, Kemâlüddîn b. Abdülvahid, Şerhu Fethu’l-Kadîr, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1397/1977, I, 17; İbn ‘Âbidîn, Muhammed Emîn, Reddü’l-Muhtâr, Matba‘atü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1386/1966, I, 98; İbn Teymiyye, Fetâvâ, XXI, 129-130; Molla Husrev, Düreru’l-Hukkâm, fî Şerhi Ğureru’l-Ahkâm, Matbaa-yı ‘Âmire, İstanbul, tsz., I, 9.

[4> Bkz. Tabersî, III, 259; Tabâtabâî, V, 222. Malûm olduğu üzere bu kemik de, pratikte yıkanmaz, sadece meshedilebilir.

[5> Daha geniş bilgi için bkz. Ateş, Süleyman, “Kur’ân ve Sünnetin Işığında Abdestte Ayakları Meshetme veya Yıkamanın Hükmü”, İslâmî Araştırmalar, c. III, sy. 4 (Ekim 1989), s. 188-193; Uğur, Mücteba, “Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Abdestte Ayakların Yıkanması”, İslâmî Araştırmalar, c. III, sy. 2, (Nisan 1989), s. 16-28; Kaya, Remzi, “Kıraat Açısından Abdest Ayeti”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. V, (1993), s. 255-266; Doğru, Cafer Sadık, İbn Cerîr et-Taberî’nin Tefsîrindeki Fıkhî Görüşler, Yayınlanmamış Öğret. Üyeliği Tezi, Erzurum Yük. İslâm Enst., 1981, s. 57-66; Yıldırım, Zeki, Müfessir İlkiyâ el-Harrâsî ve Ahkâmü’l-Kur’an Adlı Eserine Göre Kırâat Farklarının Hukukî Ayetlerin Tefsîrindeki Rolü, Yayınlanmamış Yük. Lisans Tezi, Atatürk Üniv. Sosyal Bil. Enst., Erzurum, 1990, s. 109, 129; Dağ, Mehmet, Kırâat Farklılıklarının İslâm Hukukuna ve Metodolojisine Etkisi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniv. Sosyal Bil. Enst., Erzurum, 1998, s. 211, 220.

[6> Râzî, Kurtubî, Ebû Hayyân ve Şevkânî gibi birçok müfessir, “Muhammed b. Cerîr, Cübbâî ve Hasan Basrî’nin, Abdest alan kimse ayaklarını yıkama ve meshetmede muhayyerdir” dediklerini naklederler. Bkz, Râzî, XI, 161; Şevkânî, Neyl, I, 209; Fethu’l-Kadîr el-Câmi‘u beyne Fenni’r-Rivâye ve’d-Dirâye min ‘İlmi’t-Tefsîr, Dâru’l-Ma‘rife, Beyrut tsz., II, 18; İbn Hazm, Muhammed b. ‘Ali b. Ahmed, el-Muhallâ, Mektebetü’l-Cumhûriyyeti’l-‘Arabiyye, Mısır, 1387/1967, I, 78-81; Ebû Hayyân, Muhammed b. Yusuf el-Endelüsî, el-Bahru’l-Muhît, Metâbi‘u’n-Nasr’il-Hadîse, Riyad, tsz., III, 437; Kurtubî, VI, 62; Serahsî bu konuda yalnız Hasan Basrî’nin adını zikretmiştir. Bkz. Serahsî, Ebû Bekr Mahmûd b Ahmed, Kitâbü’l-Mebsût, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, 1406/1986, I, 8; Molla Husrev de, iki kırâat da, mütevatir olduğu için bazıları, yıkama ve meshetme arasında insanları muhayyer bırakmışlardır” diyor. Bkz. Molla Husrev, I, 9; ‘Abduh, VI, 228.

[7> Taberî burada meshten ovalamayı kastetmiştir. Bkz. Taberî, IV, 472, İbn Kesîr, I, 20.

[8> Arkoun, Muhammed, Kur’an Okumaları, çev. Ahmet Zeki Ünal, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995, s. 170-171.

[9> Taberî, IV, 466, 469; Nâfi‘, İbn ‘Âmir, Kisâî, Ya‘kub, ve Hafs, “lâm” harfinin fethasıyla “ercüle”; diğerleri ise, “laâ” harfinin kesresiyle “ercüli” şeklinde okumuşlardır. Bkz. İbn Mücâhid, Ebû Bekr Ahmed b. Mûsâ, Kitâbü’s-Seb‘a, Dâru’l-Ma‘ârif, Kahire, tsz., s. 242; ed-Dânî, Ebû ‘Amr ‘Osmân b. Sa‘îd, Kitâbü’t-Teysîr fi’l-Kırââti’s-Seb‘, nşr. Otto Pretzl, İstanbul, 1930, s. 98; İbn Bâziş, Ebû Ca‘fer Ahmed b. ‘Ali, Kitâbü’l-İknâ‘ fi’l-Kırââti’s-Seb‘, Matba‘atü Rikâbî ve Nadr, Dimaşk, 1403/1982, II, 634; İbnü’l-Kâsih, ‘Ali b. ‘Osmân, Sirâcü’l-Kârii’l-Mübtedi, Matbaa-yı Osmâniye, İstanbul, 1304, s. 196; Ebû Şâme, Şihâbüddîn, ‘Abdurrahmân b. İsmâîl, İbrâzü’l-Me‘ânî min Hırzi’l-Emânî, Matba‘atü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire, 1402/1991, s. 426; İbnü’l-Cezerî, Ebu’l-Hayr Muhammed, en-Neşr fi’l-Kırââti’l-‘Aşr, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-‘Arabî, Beyrut, tsz., II, 254; Tayyibetü’n-Neşr, Matba‘atü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1369/1950, s. 271; es-Safâkusî, ‘Ali Nûrî, Ğaysü’n-Nef‘ fi’l-Kırââti’s-Seb‘, Matbaa-yı Osmâniye, İstanbul, 1304, s. 86; el-Pâlûvî, ‘Abdülfettâh, Zübdetü’l-‘İrfân, Hilâl Yayınları, İstahbul, tsz., s. 50; ‘Abdülfettâh el-Kâdî, el-Büdûru’z-Zâhire, Dâru’l-Kitâbi’l-‘Arabî, Beyrut, 1401/1981, s. 89; Muhaysin, Muhammed Sâlim, el-Mühezzeb fi’l-Kırââti’l-‘Aşr, Mektebetü’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, Kahire, 1980, I, 181.

[10> Bkz. Taberî, IV, 467.

[11> Taberî, IV, 467.

[12> Bkz. Taberî, IV, 467;

[13> Bkz. Müslim, Sahîh, Tahâret, 31, 243; Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, 67, 173.

[14> Taberî, IV, 469.

[15> Taberî, IV, 467; Ebû Dâvûd, Tahâret, 66, 175.

[16> Tabi‘în’in büyüklerinden olup, Medîne’de yetişen yedi büyük alimden biridir. 106/725 yılında vefat etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, Beyrut, 1325/1907, VIII, 333.

[17> Bkz. Taberî, IV, 467.

[18> Taberî, IV, 468.

[19> Taberî, IV, 468.

[20> Taberî, IV, 468.

[21> Taberî, IV, 468.

[22> Taberî, IV, 469.

[23> Şevkânî, Neyl, I, 208; Fethu’l-Kadîr, II, 18.

[24> Taberî, IV, 469; ayrıca bkz., Râzî, II, 164; Cessâs, II, 487; İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ ‘İmâdüddîn İsmâîl, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm, Matba‘atü ‘İsâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır, tsz., II, 25; Kurtubî, VI, 62; Suyûtî, Celâlüddîn ‘Abdurrahmân, ed-Dürru’l-Mensûr, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1983, III, 28-29; en-Nehhâs, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed, İ‘râbü’l-Kur’ân, ‘Âlemü’l-Kütüb, Beyrut, 1409/1988, II, 9; İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn ‘Abdurrahmân, Zâdü’l-Mesîr fî ‘İlmi’t-Tefsîr, Mektebetü’l-İslâmî, Beyrut, 1384/1964, II, 246; Zemahşerî, I, 597.

[25> Taberî, IV, 469; Serahsî, I, 8.

[26> Taberî, IV, 469.

[27> Hadîsin aynı anlamda başka varyantları da vardır. Uzatmamak için onları zikretmiyoruz. Bkz., Taberî, IV, 469.

[28> Taberî, IV, 469; ayrıca bkz. Ferrâ, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd, Me‘âni’l-Kur’ân, ‘Âlemü’l-Kütüb, Beyrut, 1401/1980, I, 302; Tabersî, II, 255; Câvî, Muhammed Nûrî, et-Tefsîru’l-Münîr li-Me‘âlimi’t-Tenzîl, Matba‘atü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1995, I, 192; Kurtubi, VI, 62; ‘Abduh, VI, 229.

[29> Taberî, IV, 469-470; İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâîl, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘Azîm, Matba‘atü ‘İsâ el-Bâbî el-Halebî, tsz., II, 26.

[30> Taberî, IV, 470-471; ‘Abduh, VI, 230.

[31> Taberî, IV, 471; ‘Abduh, a.y.; Tabâtabâî, V, 222, 223.

[32> İmamiyye’ye göre “Kâ‘beyn” kelimesiyle ayakların üstündeki kubbemsi kemikler kastedilmiştir. Bkz. Tabersî, III, 259.

[33> Taberî, IV, 471.

[34> Taberî, IV, 471.

[35> Ateş, II, 477; Mehmet Dağ da İbn Hazm’ın Muhallâ’sından naklen, Zâhirîler ve Taberî’nin her iki kırâatı cem ederek, yıkama ve meshetme konusunda insanları muhayyer bıraktığını söylemiş ve aynı hataya düşmüştür . Bkz. İbn Hazm, I, 78, 81; Dağ, Mehmet, s. 213.

[36> Ateş, II, 480.

[37> Taberî, IV, 470, 471.

[38> Taberî, IV, 476.

[39> Taberî, IV, 471.

[40> İbn Teymiyye, XXI, 128-129.

[41> Gerçekten Taberî’nin adı geçen kitabına göz attığımızda, o, aşağı yukarı bütün büyük fakihlerden yani Mâlik, Sevrî, Evzâ‘î, Şafi‘î, Ebû Hanife ve arkadaşlarından, Tahâvî’den hatta Tabi‘în’in diğer büyüklerinden bahsettiği halde, İmâm Ahmed b. Hanbel’den hiç bahsetmemiş, onun hiçbir görüşüne yer vermemiştir. Bkz. Kitâbü İhtilâfi’l-Fukahâ, nşr. Frederik Kern, Beyrut, tsz., s. 4-64.

[42> Bkz. Yâkût el-Hamevî, Şihâbüddîn b. ‘Abdullah, Mu‘cemü’l-Üdebâ, Dâru Sâdır, Beyrut, tsz., XVIII, 57; İbnü’l-Esîr, Muhammed b. ‘Abdülkerîm eş-Şeybânî, el-Kâmil fi’t-Târîh, Matba‘atü ‘İsâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1963, VIII, 134; İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâîl, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Mektebetü’l-Ma‘ârif, Beyrut, 1966, XI, 146; Zehebî, Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed, Ma‘rifetü’l- Kurrâi’l-Kibâr, nşr, Tayyar Altıkulaç, T.D.V. Yayınları, İstanbul, 1416/1995, II, 528.

[43> Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük Tefsîr Tarihi, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1973, I, 366-367; Geniş bilgi için bkz. Okcu, Abdülmecit, Kırâat Açısından Taberî ve Tefsîri, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum, 2002, s. 9 .

[44> İbn ‘Abidîn, Muhammed Emin, Reddü’l-Muhtâr, Matba‘atü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1386/1966, I, 132.

[45> İbn Mâce, Sünen, Tahâret, 48; İbn ‘Âbidîn, I, 132.

[46> İbn Mâce, Tahâret, 48, h.n. 425; Nehirde abdest almadaki israf şuna benzetilmiştir. Bir kimse nehirden su alıyor, kovasını ağzına kadar iyice dolduruyor, sonra onu tekrar nehre boşaltıyor. Bkz., İbn ‘Âbidîn, I, 132; İbnü’l-Cevzî, Cemâlüddîn Ebu’l-Ferec ‘Abdurrahman, Telbîsü İblîs, Dâru’l-Kitâbi’l-‘Arabî, Beyrut, 1410/1990, s. 167.

[47> Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, 96; Tirmizî, Tahâret, 43; İbnü’l-Cevzî, Telbîs, s. 167.

[48> İbnü’l-Cevzî, Telbîs, s. 167.

[49>İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, II, 302; İbn Kesîr, II, 26; İbn ‘Âbidîn, I, 265, 266; Molla Husrev, I, 29-30; Ebu’s-Su‘ûd, Muhammed b. Muhammed el-‘İmâdî, İrşâdü’l-‘Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kitâbi’l-Kerîm, Dâru’l-Mushaf, Kahire, tsz., II, 11.

[50> Şevkânî, Feth, II, 18.

[51> Zemahşerî, I, 599.

[52> Ebû Hayyân, III, 438.

[53> Zemahşerî, I, 599.

[54> Ebû Hayyân, III, 437.

[55> el-İsfahânî, s. 767.; İbn Manzûr, Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-‘Arab, “m-s-h” md., Dâru Sâdır, Beyrut, tsz.; İbn ‘Atiyye, Ebû Muhammed ‘Abdülhak b. ‘Atiyye, el-Muharreru’l-Vecîz fî-Tefsîri’l-Kitâbi’l-‘Azîz, nşr. ‘Abdüsselâm ‘Abdüşşâfî‘ , Dâru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut, 1422/2001, II, 163.

[56> el-İsfahânî, a. y.; İbn ‘Atiyye, a. y.; İbn ‘Âbidîn, I, 99.

[57> el-İsfahânî, a. y.; Tabersî, III, 255; İbn ‘Atiyye, II, 163; Ebû Hayyân, III, 438; İbn Teymiyye, XXI, 132.

[58> ‘Âlûsî, Ebü’l-Fadl, Şihâbüddîn Mahmud, Rûhu’l-Me‘ânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-‘Azîm, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-‘Arabî, Beyrut, 1405/1985, VI, 74.

[59> Bkz. Nehhâs, II, 9; Kurtubî, VI, 62.

[60> Yani aynı şeylerdir. Yukarıda izah edildiği gibi, mesh hafif yıkama demektir. Taberî’ye göre, yıkamada mesh; meshde yıkama vardır.

[61> İbn Kesîr, I, 20.

[62> Kâsânî, ‘Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes‘ud, Bedâi‘us-Sanâi‘, Dâru’l-Kitâbi’l-‘Arabî, Beyrut, 1394/1974, I, 6.

[63> Âlûsî, VI, 77-78; geniş bilgi için bkz. Doğru, s. 66.

[64> Taberî, IV, 471.

[65> Taberî, IV, 471; ‘Abduh, VI, 227.

[66> 226/841 yılında Taberîstan’ın Âmül bölgesinde doğmuş olan Muhammed b. Cerîr b. Rüstem et-Taberî, aynen meşhur Taberî gibi, 310/923 yılında vefat etmiştir. Bu iki zat yalnız dedelerinin isimleriyle birbirinden ayrılmaktadır. Rüstem et-Taberî’nin eserlerinden bazıları şunlarıdır: 1-el-Müsterşid fi’l-İmâme, 2- Menâkıbü Fâtıma ve Veledihâ, 3- Nûru’l-Mu‘cizât fî Menâkıbi’l-Eimmeti’l-İsnâ ‘Aşeriyye, bkz. Kehhâle, ‘Ömer Rızâ, Mu‘cemü’l-Müellifîn, el-Mektebetü’l-‘Arabiyye, Dimaşk, 1379/1960, IX, 146; ez-Zehebî, Mîzânü’l-İ‘tidâl, Matba‘atü ‘İsâ el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1382/1963, III, 498.

[67> İbn Hacer, Ebu’l-Fadl Şihâbüddîn, Lisânü’l-Mîzân, Müessesetü’l- A‘lemî li’l-Matbû‘ât, Beyrut, 1971, V, 103.

[68> Bu zat da, İmamiyye Şî‘a’sından olup, 1-Beşâretü’l-Mustafâ li-Şî‘ati’l-Murtazâ, 2-Mesâilü’z-Zerî‘a, 3-ez-Zühd ve’t-Takvâ gibi eserleri mevcuttur. H. 525 tarihinde vefat etmiştir. Bkz. Kehhâle, XI, 146.

[69> Taberî, IV, 472; Buhârî, Sahîh, İlim, 3; Serahsî, I, 8; İbn Teymiyye, XXI, 136, Kurtubî, VI, 65.

[70> Taberî, IV, 472-473; Buhârî, Vüdû, 29; Müslim, Sahîh, Tahâret, 29, 242; Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, 46, 97; Tirmizî, Sünen, Tahâret, 31, 41; Neseî, Sünen, Tahâret, 89; İbn Mâce, Sünen, Tahâret, 55, 450; Mâlik, Muvatta’, Tahâret, 5; Dârimî, Sünen, Vüdû, 35; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 193, III, 16, IV, 191; Cessâs, III, 351; Halebî, İbrâhim b. Muhammed, Halebî-i Sağîr, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul, 1315, s. 6.

[71> Tabersî, bu hadîsin abdestle ilgili olmadığını belirterek, Ebû ‘Ubeyde’nin “Ğarîbü’l-Hadîs” adlı eserinde “ateşten ökçelerin vay haline” hadîsi hakkında şunları yazdığını nakleder: “Araplar arasında temizliğe dikkat etmeyen kaba saba adamlar vardı. Onlar ayakta bevl ediyorlar, ayaklarına ve ayakkabılarına sıçratıyorlardı. Sonra da o şekilde mescide geliyorlardı. İşte bu hadîs, onları korkutmak için söylenmiştir; abdestle alâkası yoktur.” Tabersî, III, 258, 259.

[72> Taberî, IV, 472.

[73> Taberî, IV, 469; ‘Abduh, VI, 230-231 ; Âlûsî, VI, 73-76.

[74> Bkz. İbn ‘Atiyye, II, 163; Kurtubî, VI, 62.

[75> İbn Teymiyye, XXI, 128-129.

[76> Şevkânî, Neyl, I, 169.

[77> ‘Abduh, a. y.; ayrıca bkz. İbn Rüşd, I, 12.

[78> Şevkânî, Neyl, I, 207, 212.

[79> Molla Husrev, 1, 9.

[80> Taberîde, iki rivâyet vardır; bunların birinde Hz. Peygamber’in ayakkabılarını, diğerinde ayaklarını meshettiği nakledilmiştir. Bkz., Taberî, IV, 475; Tabersî, III, 258; Ebû Dâvûd’daki haberde ayaklarını ve ayakkabılarını aynı anda meshettiği nakledilmektedir. Bkz. Ebû Dâvûd, Tahâret, 160; Tirmizî, Tahâret, 11; Şevkânî, Neyl, I, 209.

[81> Taberî, IV, 475; Şevkânî, Neyl, I, 169; Zuhaylî, I, 235-236.

[82> Taberî, IV, 475; ayrıca bkz. Taberî Tefsîri, trc. Kerim Aytekin, Hasan Karakaya, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1996, III, 234)

[83> Taberî, IV, 475; Ahmed b Hanbel, Müsned, I, 120.

[84> Taberî, IV, 475.

[85> Taberî, IV, 476.

[86> Müslim, Tahâret, 73, 273.

[87> Taberî, IV, 477.

[88> Bkz. Dipnot 1.

[89> Mesh, eli bir şey üzerinde gezdirmek ve ona isabet ettirmek suretiyle, arız olan bir pisliği gidermek veya silmek gibi anlamlara gelmektedir. Ovalamak, ed-delkü kelimesiyle ifade edilmektedir. Delk: el ile sürünmek, ovmak vücut yıkandığı zaman el ile ovulması gibi anlamlara gelmektedir Bu anlamda mesh ile delk arasında bir anlam yakınlığı görülmektedir. Bkz. İbn Manzûr, “m-s-h” ve “d-l-k” md.; ez-Zebîdî, Seyyid Muhammed Murtezâ, Tâcü’l-‘Arûs, Dâru Sâdır, Beyrut, 1386/1966, “m-s-h” ve “d-l-k” md.; ‘Âsım Efendi, Kâmûs Tercümesi, İstanbul, 1305, m-s-h” ve “d-l-k” md.

[90> Bkz. İbn Rüşd, I, 34; İbn Hümâm, I, 15; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhü’l-İslâmî ve Edilletühû, Dâru’l-Fikr, Dimaşk, 1404/1984, I, 235-236; Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdî, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi İstanbul, tsz., III, 1587.

[91> Bkz., Zemahşerî, I, 597, ‘Abduh, VI, 231; Muhammed b. Süleyman, Mecma‘u’l-Enhür fî Şerhi Mülteka’l-Ebhur/Dâmâd, Matbaa-yı ‘Âmire, İstanbul, 1301, I, 9; Molla Husrev, 1, 9.

[92> İbn Rüşd, I, 11

[93> İbn Rüşd, I, 34, 35; İbn Hümâm, I, 15; İbn ‘Âbidîn, I, 95; Dâmâd, I, 9.

[94> Elmalılı, III, 1587.

[95> Râzî, XI, 156.

[96> Taberî, IV, 472.

[97> Konu ile ilgili ifadesi için bk. Taberî, IV, 471.

M. İslamoğlu Kainatın Efendisinin Şerefini Düşürmeye Uğraşıyor!

” İslamoğlu’nun: “Peygamberler arasında üstünlük yarışı çıkarmak Yahudi işidir” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:78-79)
Bu ve bunun gibi sapık sözlerine REDDİYE ” (video yanının devamındadır)

Bu vesîleyle sizleri tekrar bu yalanlara inanmamanız husûsunda uyardıktan sonra reddiyelerime devam edebilirim. Sizlerden ricam, canınızdan çok sevmeniz gereken, gece gündüz sizlerin affı için göz yaşı döken ve doğarken de yaşarken de, mahşerde de sizleri kurtarma derdine düşen Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) gibi Yüce bir Peygamberin şânını takdire çalışan Kâdı Iyâz, Suyûtî ve Nebhânî gibi büyüklere cephe açan, üstelik İmam-ı Buhârî ve Ahmed ibni Hanbel gibi muhaddis ve müctehidlere: “Peygamberin karizmasını artırmak için hadis uydurdular” diye iftirâ atma cesâretini gösteren bu İslamoğlu’nun fikirlerinden, hiç değilse tuttuğunuz takımın aleyhine konuşanlardan yâhut hayranı olduğunuz bir sanatçı hakkında ileri geri sözler sarfedenlerden rahatsız olduğunuz kadar rahatsız olmanız ve bu reddiyelerimizi insafla okuyup herkese ulaştırmanızdır.

Rabbim, Habîbinin müdâfaasını ihtiva eden bu reddiyeleri O’nun ümmetine ulaştıranları, O’nun şefaatine nâil eylesin. Âmîn!

ÜMMET-İ MUHAMMED PEYGAMBERE SAYGI GÖSTERİRKEN VAHYE SIRT DÖNMÜŞ DEĞİLDİR

İslamoğlu: “Bugün, Ümmet-i Muhammed, kendinden önceki Nuh, Ad, Semud ve Firavun toplumları gibi bir melek peygamber isteme imkanından ‘mahrum’dur. Fakat bu mahrumiyetin açığını, kendilerine örnek insan olarak gönderilen bir peygamberi melekleştirerek kapatmaya çalışmakla, aslında Kur’an’da geçen vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak olmaktadır” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:33) derken, Kur’ân’ın nassıyla en hayırlı ümmet olan bu ümmetin fertleri arasında hiçbir ayırım yapmaksızın tümünü, kendilerine melek bir peygamber gönderilmesini isteyen müşrik toplumlara nasıl kıyas edebilmiş ve bu ümmeti, vahye sırt dönmüş toplumların şirk suçuna nasıl ortak edebilmiştir?

 

Oysa bugün bu ümmet içerisinde “Keşke Peygamberimiz melek olsaydı” diyen yâhut “Peygamber beşer olması hasebiyle yiyip-içtiği ve evlendiği için meleklerden aşağıdır” diye düşünen veyâ Peygamberin çarşılarda alışveriş için gezip dolaşmasını yadırgayarak O’nu hayattan dışlamak isteyen bir fert bile bulunmazken, İslamoğlu’nun, âyet ve hadislerde bildirilen fazîletlerle Peygamberlerini methetmekten başka bir suçları bulunmayan bu şerefli ümmeti müşriklerle suç ortağı olarak îlan etmesi, bir bakıma: “Siz en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân Sûresi, 110) buyuran Allâh’ı yalancı çıkarmak, diğer taraftan: “Ümmetim sapıklıkta birleşmez”Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i tekzib etmek, öte yandan da bütün bir ümmete iftirâda bulunmak değilse, dinde inkar ve iftirâ sayılacak hiçbir şey kalmamış demektir. (Tirmizî, no:2166, Hâkim, el-Müstedrek, no:391) buyuran “RASÛLÜLLÂH ÖRNEKTİR” BUYRULMAYIP, “RASÛLÜLLÂH’DA ÖRNEK VAR” BUYRULMASI, RASÛLÜLLÂH’A SEÇİCİ YAKLAŞMAMIZ GEREKTİĞİNİ İFÂDE ETMEZ İslamoğlu: “Yine “Doğrusu Allah’ın Elçisi’nde sizin için güzel örneklik vardır” (33.21) âyeti…….. peygamber’in örnekliğini makul ve mümkinle sınırlandırmış; ‘Allah’ın Elçisi örnektir’ demek yerine seçici yaklaşımla ‘Allah’ın Elçisi’ nde’ demiştir. Bu da bir seçiciliktir.”…….. “Kur’an toptancılık ve tazime dayalı bu aklı şiddetle eleştirdi. Onun yerine seçicilik ve tebyine dayalı bir akıl önerdi. Kur’an’ın davet ettiği İslâm aklı, toptancı değil seçmeci bir akıldı” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:47-48) hezeyanlarıyla neyi kastetmektedir?

Zâten dörtten fazla kadınla evlenebilmesi ve uykusunun abdestini bozmaması gibi, kendisine has bâzı konularda Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i örnek alamayacağımız yine kendisi tarafından bize açıklanmışken, biz O’nu örnek alacağımız konularda nasıl seçici olabiliriz ki? Yâni O’nun ‘helâldir’ veya ‘haramdır’ dediği her hangi bir mesele hakkında: “Acaba?! Bunu bir Allâh’a soralım mı?” diyeceğiz, yoksa “Aklımıza uyanı alırız, uymayanı atarız” gibi bir akılsızlık mı yapacağız, değilse biz bu seçiciliği neye göre yapacağız? Oysa Allâh-u Te’âlâ Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok âyetinde Kendisine itaattan sonra O’na kayıtsız şartsız itâatı bize emretmiştir (Nur Sûresi, 54), bir âyet-i kermesinde de: “Rasûle itâat eden muhakkak Allâh’a itâat etmiştir” (Nisâ Sûresi, 80) buyurarak, Peygambere itâatı, Kendisine itâatın ta kendisi olarak değerlendirmiştir. Bu durumda biz Allâh’a itâat husûsunda da mı seçici olmak durumundayız.

Ayrıca Allâh-u Te’âlâ: “O’na uyun ki, hidâyet bulasınız” (Âraf Sûresi, 158) buyurarak, doğru yola erişmeyi mutlak mânâda O’na uymaya bağlamıştır ama aslâ “O’na uyarken seçici olun” buyurmamıştır. Yine böylece: “O Rasûl size neyi verdiyse onu alın, sizi hangi şeyden nehyettiyse ondan vazgeçin” (Haşr Sûresi, 7) buyururken de, “O’nun verdiği ve engellediği şeyler husûsunda toptancı olmayın, seçici olun” gibi bir kayıt getirmemiş, tam tersine bu konuda seçici davranarak, umûmî mânâ ifâde etmeye vaz edilmiş olan ‘Mâ’ lafzını tercih etmek suretiyle genelleme yapmıştır.

Burada benim anlayamadığım husus şudur; Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e uymamamız gereken birkaç özel konu Kitab ve Sünnet’te bize bildirilmişken, artık bizim seçici olmamız gereken ne kalmıştır? Böyle bir mânâyı ortaya atan kişinin kastı olsa olsa “Allâh ve Rasûlü’nün hükümleri size ulaştığında onları toptan bir kabülle karşılamayın bilakis mantığınıza vurun” şeklinde olur ki, bunun îman şartlarından olan gayba îmanla bağdaşmayacağı âşikardır. Nitekim Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bâzı şeyleri emrederken veyâ yasaklarken hikmetini açıklamış, bâzı konularda da mücerred bir beyân ile yetinmiştir. Burada bize düşen seçici olmak değil, teslim olmaktır.

Her vesîleyle Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Selem)in üstünlüklerinden bir kısmını kısıtlamaya özen gösteren İslamoğlu’na karşı, uğurladığımız Mevlid ayı münâsebetiyle başlatmış olduğum reddiyeler yer darlığı nedeniyle maalesef geçen sayıda eksik kaldığından, bu konudaki diğer reddiyelerim Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in medediyle ve bu reddiyeleri hazırlamam için özel teşvikleri bulunan Sevgili Efendi Hazretlerimizin himmetiyle bu ayda da, gelecek aylarda da inşâallâh devam edecektir.

Özellikle Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in diğer peygamberlerden üstün olduğunu sahîh hadislerde vârid olan bâzı fazîletlerle ispat etmeye çalışanlar hakkında İslamoğlu’nun: “Peygamberler arasında üstünlük yarışı çıkarmak Yahudi işidir” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:78-79) diyerek Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in diğer peygamberlerden üstün oluşunu reddeden sapık görüşüne bir reddiye olmak üzere, müstakil kısa bir risâle yazmak niyetindeyim. Ama beni en çok müteessir eden şey, bu kişinin, Buhârî, Müslim, Ahmed ibni Hanbel, Kâdı Iyâz ve Suyûtî gibi en büyük muhaddis ve müctehidler hakkında bile pervâsızca: “Peygamberin karizmasını artırmak için hadisler uydurdular” demiş olmasıdır. Çünkü onun bu babta örnek olarak açıklayıp reddettiği hadisler, bu büyüklerin kitaplarında mevcuttur.

RASÛLÜLLÂH ALLÂH’IN BİLDİRMESİYLE GAYIPLARI BİLMİŞTİR YOKSA KENDİSİNE KARİZMA KAZANDIRMAK İÇİN KİMSE HADİS UYDURMAMIŞTIR!

İlk önce şunu ifâde edelim ki Allâh-u Te’âlâ: “O bütün gayıpları bilendir, râzı olduğu rasuller dışında gaybına kimseyi vâkıf etmez….” (Cin Sûresi, 26) buyurarak, peygamberlerine dilediği gayb ilimlerini bildirdiğini haber vermiştir. Sahâbe-i Kirâm da Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in kendilerine kıyâmete kadar olacakları, tüm fitneci önderleri ve bütün ilimleri bildirdiğini söylemişlerdir. Nitekim Huzeyfe (Radıyallâhu Anh): “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kıyâmete kadar olacak her şeyi bize anlattı” (Buhârî, no:6604, Müslim, no:2891, Ebû Dâvud, no:4240) buyurmuştur.

Gel gör ki; İslamoğlu Hz. Âişe (Radıyallâhu Anhâ)’nın: “Kim Muhammed yarın ne olacağını bilir sanıyorsa, şüphesiz o, Allâh’a büyük bir iftirâda bulunmuş olur” sözünü delil göstererek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in kendisinden sonra kıyâmete kadar meydana gelecek olan hâdiselerle ilgili on binleri aşkın Hadîs-i Şerîf’ini inkâr etmiştir. Oysa Âişe (Radıyallâhu Anhâ)nın bu sözü: “Allâh bildirmeden bilir sanıyorsa” kaydıyla mukayyeddir. Zira Âişe (Radıyallâhu Anhâ) gibi ilim sahibi birinin, Cin Sûresi’nin âyetini yâni Allâh-u Te’âlâ’nın, rasullerine gayp ilmini öğrettiğini bilmemesi düşünülemez.

Ama İslamoğlu bu mânâyı bildiği halde hükmü genelleştirmiş, bununla da kalmayıp, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in gaybî konuları bildiğini rivâyet eden tüm sahabe ve tâbiini, müctehid ve muhaddisleri karalamak için: “Hz.Peygamber’in yüceliğini yeterli bulmayıp ona bir parça daha karizma kazandırmak isteyen yüceltmeci gelenek, hiçbir tevile sığmayan bir yığın haber üretmekten de geri kalmamıştır. Mesela Suyuti’nin el-Hasaisu’l-kübra’sına bakılırsa, Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın öldürüleceklerini haber vermiştir” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:81) diyerek Buhârî, Tirmizî, Nesâî, Darekutnî, İbni Ebî Âsım, Ahmed ibni Hanbel, Taberanî ve Heysemî gibi saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok sayıda muhaddisi, ayrıca onların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e varıncaya kadar bu hadisleri birbirinden rivâyet ettikleri tüm râvileri ve bu hadisleri bizzat Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den duymuş olan Ebû Hureyre, Enes ibni Mâlik, Ammar bin Yâsir, Suheyb ve Cabir ibni Semure (Radıyallâhu Anhüm) gibi sahabeyi, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e karizma kazandırmak için haber üreten kimseler olarak nitelemiştir. Zîra Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in, Ömer ve Osman (Radıyallâhu Anhümâ)nın şehid olacağını haber verdiğini, adını verdiğim tüm kaynaklar nakletmiştir.

Nitekim bu kaynaklarda zikredilen rivâyetlere göre; Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir kere, yanında Ebû Bekr, Ömer ve Osman (Radıyallâhu Anhüm) bulunduğu halde Uhud Dağı’na çıktığında dağ sallanmaya başlamış, o zaman Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Uhud yerinde dur! Zîra senin üzerinde bir Nebî, bir Sıddık, iki de şehid bulunmaktadır” buyurmuştur. (Buhârî, no:3675, Tirmizî, no:3696, Nesâî, no:3608, Ahmed ibni Hanbel, no:12127)
Ayrıca Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): “Bu ümmetin en kötüsü Ali’nin sakalını kana boyayacak olandır” buyurmuştur. (Taberânî, Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, 9/137)

Yine İslamoğlu: “Hz.Peygamber hepsi de vefatından yıllarca sonra ortaya çıkacak olan Hariciler’i, Rafiziler’i, Kaderiyye’yi, Mürcie’yi, Zenadika’yı haber vermiştir. Tabi ki mezhep ve fırkalarla ilgili bu tür sahih olmayan rivayetler de, fırkalar arası mücadelede kullanılmak üzere üretilmiş birer lojistik destek unsuruydu.” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:82) diyerek, bu konuda hadîs-i şerîf rivâyet eden binlerce sahâbe, tâbi’in, müctehid ve muhaddisten oluşan zevât-ı kirâmı, kendi mezheplerine lojistik destek sağlamak için paket tasarlamak gibi bayağı ve aşağı bir ifâdeyle karalamaktan hiç çekinmemiştir.
Oysa bu konudaki hadîs-i şerifler “Kütüb-ü sitte” gibi sahih kaynaklarda mezkurdur. Nitekim İbni Ebî Evfâ (Radıyallâhu Anh)dan rivâyete göre Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Hazreti Ali’yi kafir sayarak ona karşı çıkacak olan Hâricîler hakkında: “Hâricîler cehennem köpekleridir” buyurmuştur. (İbni Mâce, no:173, Tirmizî, no:3000)

Ali ve İbni Abbas (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen hadîs-i şeriflerinde: “Âhir zamanda Ehl-i Beyti sevdiğini iddia ederek Ali’yi kendisinde bulunmayan (ilahlık yâhut peygamberlik veya Ebû Bekr ile Ömer’den üstünlük gibi) vasıflarla metheden Râfizîler olacak, onlar Ebû Bekr ve Ömer’e sövecekler” diye haber vermiştir. (Ahmed ibni Hanbel, no:1377, Ebû Nu’aym, 4/95-96).

Huzeyfe ve İbni Abbas (Radıyallâhu Anhümâ)nın rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerde ise: “Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, bu ümmetin mecûsîleri de kaderi inkâr edenlerdir, ümmetimin iki sınıfı için İslâm’da hiçbir nasip yoktur, onlar da (“Îman sâde bir sözdür, amele lüzum yoktur” diyen) Mürcie ve (“Alın yazısı yoktur” diyen) Kaderiye fırkalarıdır” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, no:4692, Ahmed ibni Hanbel, no:5588, Tirmizî, no:2149)

İbni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)nın rivâyet ettiği hadîs-i şerifte ise: “Kaderiye bu ümmetin mecusîleridir, hasta olurlarsa ziyaretlerine gitmeyin, ölürlerse de cenazelerinde bulunmayın” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, no:4691)

Ebû Ümame (Radıyallâhu Anh)dan rivâyete göre ise Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem): “Mürcie fırkası yetmiş peygamberin diliyle lânetlendi” buyurmuştur. (Hâkim, et-Târîh, Rûyânî, no:1180, Suyûtî, el-Câmi’u’l-kebîr, no:265, Taberî, Tehzîbu’l-âsâr, no:1970)

Bu konudaki râvileri ve rivâyetleri müstakil bir kitap halinde toplayacak olsak, İslamoğlu’nun mezhep taassubuyla karaladığı kimselerin sayısının binleri aşkın olduğu görülür. Şimdi insafla düşünecek olursak, bunca sahâbenin, müctehid ve muhaddislerin kendi mezheplerine lojistik destek sağlamak için bu hadisleri uydurdukları, kabullenilebilecek bir şey midir? Farz-ı muhal böyle bir şeyi aklımızdan geçirecek olsak, o zaman helal, haram, emir ve yasak konularında bütün müctehidlerin kendilerinden hadis rivâyet ettiği bu zatların ve onların rivâyetleriyle hüküm tesbit eden bütün müctehidlerin fetvaları, töhmet altında kalmış olmaz mı? Bu durumda ortada din namına bir şey kalır mı? Ama babasının da isâbetli tesbitine göre kendisi de “Kaderiye”den olan İslamoğlu’nun, bu fırkanın aleyhinde vârid olan hadîs-i şerifleri inkâra kalkışması yadırganacak bir şey değildir.

İslamoğlu hezeyanlarına devam ederken sarf ettiği: “Biz, Hz.Peygamber’in daha Mekke’deyken, müminlerin fetih ufkunu Bizans ve Pers imparatorluklarını içine alacak kadar genişlettiğini biliyoruz…..Fakat, bu insanlara bu perspektifin kazandırılması Hz.Peygamber’in büyüklüğü için kafi gelmezmiş gibi, yine mevzu olanın zayıfa, zayıfın da sahihe karıştığı bir paket tasarlanır. Bu paket içinde, Hire’nin fethinden Şam ve Irak’ın fethine, Kudüs’ün fethinden Mısır’ın….fethine varana dek haberler yer alır.” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:82) sözleriyle Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in haber verdiği bazı fütühâtı kabul etmiş gibi görünüp, diğerlerini inkâr ederken bu tercihi neye göre yapmaktadır?

Oysa onun, muhaddisleri paket tasarlamakla suçladığı bütün fetihler sahih kaynaklarda zikredilmiştir. Hire’nin fethini Buhârî (no:3595), Şam ve Irak’ın fethini Buhârî ve Müslim (no:1875, no:1388), Kudüs’ün fethini Buhârî (no:3176) rivâyet etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en mûteber kaynak sayılan “Sahîhayn”de geçen bu haberler hakkında “mevzû, zayıf ve sahihin birbirine karıştığı bir paket” diyebilmek ve bu yüce muhaddisleri böyle bir paketi tasarlamakla suçlamak, cehaletten kaynaklanan bir cesâret eseri değilse, mutlaka sû-i niyete mebnî bir hıyânet olsa gerektir.

Bütün bu ithamların altında yatan tek gerçek, Cin Sûresi’nin âyetine ve birçok sahih hadîs-i şerîfe rağmen İslamoğlu’nun, hâlâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gayıpların bildirildiği hakîkatini kabullenememiş olmasıdır. Halbuki İslamoğlu Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in Allâh’ın bildirdiğini bileceğeni mecbûren itirâf etmektedir. Peki biz Allâh-u Te’âlâ’nın Rasûlüne neleri bildirdiğini nasıl bilebiliriz? Allâh-u Te’âlâ’nın kendisiyle görüşemeyeceğimize göre, elbette ki bunu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bildirmesiyle bilebiliriz. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in hadîs-i şeriflerini ise bize sahâbe, tâbi’în ve muhaddisler nakletmişlerdir.

Bu nakillere göre Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) “Medîne’nin muhâsara edileceği” (Buhârî, no:1874, Müslim, no:1389),

“Hayber’in Hazreti Ali’nin eliyle fethedileceği” (Buhârî, no:3701, Müslim, no:2406),

“Bu ümmete dünyanın bollaştırılacağı” (Buhârî, no:1465, Müslim, no:1052),

“Kisrâ ve Kayser’in hazînelerinin İslâm hazînesine intikal edeceği” (Buhârî, no:3121, Müslim, no:2919),

“Bu ümmetin arasında bidat fırkalarının, fitne ve ihtilafların baş göstereceği” (bu konuda kütübü sittede geçen tüm hadisleri İbnü’l-Esir Câmiu’l-usûl’de cem etmiştir, 10/3),

“Bu ümmetin bir kısmının Yahudi ve Hristiyanların yoluna gireceği” (Buhârî, no:3456, Müslim no:2669),

“Bu ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı ve bir tek Ehl-i Sünnet’in kurtulacağı” (Ahmed ibni Hanbel, no:2/332, Ebû Dâvud, no:4596, Tirmizî, no:2640, İbni Mâce, no:3991),

“Bu ümmetin Moğollarla ve Rumlarla savaşacağı” (Buhârî, no:2928, 3590, Müslim, no:2912),

“Acem ve Rum imparatorluklarının ortadan kalkmasından sonra bu imparatorlukların bir daha kurulamayacağı” (Buhârî, no:3120, Müslim no:2018),

“Bu ümmetin mülkünün meşrik ve mağribe yani doğunun en uzak memleketi olan Hindistan’dan, batının bittiği yer olan Tanca Denizi’ne kadar ulaşacağı” (Müslim, no:2889),

“Emevîlerin yönetimi ele alacağı ve lâkin adâletli olamayacağı” (Hâkim, Tirmizî, Beyhakî, Ebû Ya’lâ, no:7380, 6523),

“Kızı Fâtıme’nin âilesi içerisinden ilk önce kendisine kavuşan olacağı” (Buhârî, no:3626, Müslim no:2450),

“Kendisinden sonra kâmil halifeliğin otuz sene süreceği” (Ebû Dâvud, no:4646, Tirmizî no:2226),

“Üveys el-Karanî adındaki zâtın fazîletli hâli” (Müslim, no:2542),

“Her gelen zamanın geçenden şerli olacağı” (Buhârî 7068),

“Koyun çobanlarının şehre inip büyük binalar yaparak birbirlerine hava atacağı” (Buhârî, no:50, Müslim, no:9)

ve “İstanbul’un fethedileceği” (Ahmed ibni Hanbel, no:18478, Ebû Dâvud, no:4294) gibi, değil bu birkaç sayfalık yazımın, cildler dolusu kitapların dahi ihâta edemeyeceği kadar fazlaca gaybî konuyu bize bildirmiştir.

Artık kararı siz okurlarımın îman ve insâfına havâle ediyorum. Siz müminler: “Bugün bana ne sorarsanız, mutlaka onu size açıklarım” (Buhârî, no:6001) hadisiyle, hiçbir peygamberin söyleyemeyeceği bir sözü hiç çekinmeden sarfedebilen ve: “Ben göklerde ve yerde olan herşeyi bildim” (Tirmizî, no:3233) hadîs-i şerifiyle, gaybî konular dahil bütün ilimleri bildiğini beyân eden Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve Huzeyfe (Radıyallâhu Anh) gibi “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) kıyâmete kadar olacak her şeyi bize anlattı” (Buhârî, no:6604, Müslim, no:2891, Ebû Dâvud, no:4240) diyen sahâbîlere mi inanacaksınız yoksa bu konudaki binlerce hadîs-i şerîfi bize ulaştıran on binlerce sahâbe, tâbi’în, tebe’i tâbi’în, etbâ’i tebe’i’t-tâbi’în ve muhaddisîn hakkında: “Hz.Peygamber’in yüceliğini yeterli bulmayıp ona bir parça daha karizma kazandırmak isteyen yüceltmeci gelenek, hiçbir tevile sığmayan bir yığın haber üretmekten de geri kalmamıştır” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:81) diyen bir şahsa mı inanacaksınız?!

Bugün tercih sizin, ama yarın âhirette Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in sancağı altında mı, yoksa O’nun havzından kovulanlar arasında mı bulunma tercihi sizin elinizde değil. Elbette ki Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)i müdâfaa edenler O’nun ikrâmına mazhar olacak, ama O’na “Sen de kendini methettiğin kadar büyük değilsin, seni methedenler de amma abartmış” diyenler ve böyle diyenleri dinlemeye hâlâ devam edenler ise, hiç şüphesiz ki O’nun havzından kovulacaklardır. Gerçi O yine onlara acıyarak: “Ey Rabbim! Onlar da benim arkadaşlarım, (müsâade buyur da kendilerine havzımdan içireyim)” diyecekse de, Allâh-u Te’âlâ: “Ama onlar senin ardından din adına neler uydurdular” buyurarak yabancı develerin havuz başından kovulması gibi onları kovacaktır. (Buhârî, no:6205)

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in ümmetinden olma şerefine eriştirildikten sonra, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ’at inancından bir karış bile ayrılarak İslam ipini boynumuzdan çıkarmaktan Allah’a sığınır ve cümlenizi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in faziletlerini inkâr ederek, bu ipi boynundan çıkaranların şerrinden Rabbime sığındırırım.

Ahmed Mahmud ÜNLÜ (Cübbeli Ahmed Hoca Efendi) – Arifan Dergisi

Mustafa İslamoğlu Ters İlişki Fetvasını Sitesinden kaldırdı

 

Arkadan ters ilişki caizmi ? sorusuna ( eski yazımızda detayları var) Cevap Olarakta; ” Bu Ayetullah Humeyni’nin icad ettiğıi bir şey değil ki. Ta İbn Abbas’ın öğrencisi ikrime ayetteki “kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza nereden/nasıl isterseniz öyle varınız” ayetini herhangi bir sınırlama olmadığı şeklinde yorumlamıştır. İkinci nesilden/tabiinden olan ikrime’nin bu yorumuna kendi çağdaşlarından “köle yanıldı” tepkisini veren tabiin olmuştur.
Ehl-İ Beyt okulu genellikle bu yorumu benimsemiştir.” !!!!!! Deyecek kadar sapkınlığa giden islamoğlu sitesinden bu sapkın görüşünü sitesinden kaldırmış..

O benim görüşüm değil diye bas bas bağırmıştı.. O zaman adama sorarlar madem senin görüşün değil madem sen benimsemedin “EHLİ BEYT mezhebi bunu benimsemiştir ” diye nasıl iftira atarsın ve sitende ne işi vardı şu zamana kadar. !!!

MUSTAFA İSLAMOĞLU EHLİ BEYT MEZHEBİ demekle Şia ‘yı kastetmektedir. Böyle bir mezhep ismi varmıdır Allah aşkına ? Yani adam 4 mezhepden birine bunu isnad edemiyor. Çünkü böyle bir fetva yok olamazda. Bunuda yutturmak için EHL-İ BEYT mezhebi diyor. Allah Teala Akıl fikir versin. Ey gidi insanlar Çokları bu kişiye kapılmış bir yol tutturmuş gitmektedirler.. Allahımız c.c hepsine hidayet nasip eylesin. Amin

http://www.mustafaislamoglu.com/haber_detay.php?haber_id=388 Önceden bu linkteydi. ( Googleden küçük bir araştırma yapabilirsiniz. Tüm linkler aynı)

Mustafa İslamoğlu’nun Yahudileşme temâyülü ve Üç Muhammed Kitaplarındaki Asıl Gayesi

Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te‘âlâ’ya hamd-ü senâdan, Cumhur’un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O’nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra: Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin:

“Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?” şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.

Elime geçen

“Yahudileşme temâyülü”

kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, “Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği” gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu.

Sonra bana verilen

“Üç Muhammed”

Kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın “eş-Şifâ”sı ve İmâm-ı Süyûtî’nin “el-Hasâis”i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek,

“Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı”nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı ama daha sonra elime geçen

“Gerekçeli Meal” kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; “Teröristlerin cezasıyla ilgili” bir âyeti nasıl yok saydığını, “Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması” gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve “Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi” gibi,

Allâh-u Te‘âlâ’nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim.

İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız.

Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm’ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız.

“Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir.”

Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. “Bu cümle bir ‘inşa’ cümlesi değil bir ‘ihbar’ cümlesidir ve dolayısıyla Kur’an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü’nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir.”

Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz. Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu “Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi”ndeki meale göz atalım.

“Allâh’a ve Rasûl’ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da

gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!”

Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur’ân-ı Kerîm’in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir “İnşâ” değil de, bir “İhbar” olduğunu öne sürmüştür. Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, “İnşâ”, “Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek” mânâsına gelmekte, “İhbâr” ise:

“Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek”tir.

Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir.

Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen “Dünyadaki rüsvaylık” teröristlere nasıl ulaşacaktır.

Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir.

Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: “Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna” kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?!

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de aynı ifadeyle zikredilen: “Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram’da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın. İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir.” (Bakara Sûresi:191)

“Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh’tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!….” (Mâide Sûresi:38)

“Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir….”

(Mâide Sûresi:95) âyet-i kerîmelerinde “Ceza” tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen “Ceza”nın, üstelik:

“Onların cezası ancak ve ancak budur” mânâsını ifade eden “İnnemâ” edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir.

Oysa Fahru’r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: “Allâh-u Te‘âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir” denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm’ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir.

İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu”nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur.

Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar.

Fakat sonra Medine’nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler.

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler.

Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar.” (Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214)

İslamoğlu’nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır.

Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur.

Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur’ân-ı Kerim’de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz.

El-Mevsû‘atü’l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: “Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu” hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

Bu hususta temel teşkil eden nass ise; “Allâh’a ve Rasûl’üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!

Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr’dur; Rahîm’dir.” (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.

Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi‘îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir.

Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir. (Ravzu’t-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu’t-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli’n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü’l-muhtâc:8/3)

İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir.

Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir.

Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar. (Bedâi‘u’s-sanâi‘ : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114)

İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir.

Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir. (Bidâyetü’l-müctehid:2/491-492; Şerhu’z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü’d-Düsûkî: 4/350; Tefsîru’l-Kurtubî: 6/152)

Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir. Hal böyle iken İslamoğlu’nun: “Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir,

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır” demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur.
Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur;

İslâmoğlu’nun beyânına göre bu “Gerekçeli Meâl”in fıkhî notları Hayrettin Karaman’la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?!

Eyvâh ki ğarîb oldu şerî‘at-i Muhammed,
Ki kaldı bu misilli ulemânın eline!

Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur. Artık “Kâfirlere İslâm’ı hoş gösterelim” derken İslâm’ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve

Allâh’ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te‘âlâ’ya emanet ederiz. Allâh-u Te‘âlâ’nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.

AHMED MAHMUD ÜNLÜ ( Fetih Mescidi İmam Hatibi)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.