Ubeydullah Arslan Tevessül Münazarasında cevap veremeyince kaçtı

ubeydullah-arslan-tevessul   Facebook’ta “Sahtekar alimler Ahirzaman Sapıkları” adındaki bir sayfada Ubeydullah Arslan’a cevap niteliğinde bir yazı yayınlandı. Yazının altında da Ubeydullah Arslan ile Seyyid Ali Hoşafcı Hoca’nın münazarası oldu. Ubeydullah Arslan’ı ilim bombardımanına tutan Ali Hoşafcı Hocanın cevapları karşısında neye uğradığını şaşıran Ubeydullah Arslan cevap veremedi ve münazarayı terketti. Seyyid Ali Hoşafcının en sonunda söylediği söz ise hafızalara kazınacak cinstendi:

6 ay gectı ubeydullah tan cevap gelmedı. Daha benım gıbı cahıle cevap veremıyen ubeydullah kardes . vıdeolarla insanlara eksık taraflı bilgileri veriyor. ne dıyelım alımle talebeyı ayırt edemıyenler de onu izlıyor. bu ummet kımlerin ellerıne dustu hoca dıye..

Yazı biraz uzun ama okursanız bu konuda çok büyük bir ilme vakıf olacaksınız…

İŞTE SAYFA’DA YAZILANLAR, İTİRAZLAR VE CEVAPLAR

Ubeydullah Arslan’a yazdığımız cevaptan sonra bir seminer düzenleyip bir saat boyunca Peygamberimiz(a.s.m) ile ve salih zatlarla Tevessül etmenin bid’at olduğunu izah etmeye çalışmıstır.
Ubeydullah Arslan bu seminerde Vahhabilerin her zaman ki yaptığı gibi kendi itikadına uyan her türlü sahih hadisleri ve müctehidlerin görüşlerine itibar eder gibi gözüküp, bozuk akidelerine uymayan ne kadar hadis-i şerif ve mezhep imamlarının görüşleri varsa hepsini görmezden gelmektedir.
Bu makale’de Ubeydullah Arslan’a kendi itibar ettiği alimlerden ve dört mezheb imamlarından zat ile Tevessülün kabulüne dair deliller sunacağız. Umarız ki bu yanlışından döner ve Ehli Sünnet halkımızın itikadını bu bâtıl ve bid’at görüşleriyle kirletme işine son verir.

İBNİ TEYMİYYENİN TEVESSÜL’LE İLGİLİ GÖRÜŞÜNDEN DÖNMESİ
Kabulünde Zorlandıkları Bir Gerçek
İbn Teymiyye, önceki görüşünü değiştirerek ölmeden önce son görüşü olarak Hazreti Peygamber Efendimiz vâsıta kılınarak duada faydalanabileceğini söylemiştir.

İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kesîr: İbn Teymiyye’nin devlet ve ulemânın huzurunda, tevessül ile ilgili görüşünden kendi isteğiyle vazgeçip bir insanın duasında Resûlullah’dan faydalanma şeklini kabul ettiğini, ama istigâse’nin haram olduğu görüşüne devam ettiği sözünü bizlere nakletmiştir.

   “Lâkin O şöyle dedi: Ancak Allahla istiğase edilir, Nebi ile ibare manasıyla istiğase edilmez, fakat O’nunla tevessül edilir ve O Allaha şefaatçı kılınır”(1)

Muhammed b. Abdulvahhâb‟ın Tevessüle Dair Görüşleri
Muhammed b. Abdulvahhab : Bizim inkâr ettiğimiz şey, bir mahlûka, hem de    Allah’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, Şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıların giderilmesi ve isteklerinin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulunulmasıdır.
Burada nerededir sırf Allah’a duâ etmek? Nerededir Allah ile beraber hiç kimseye duâ etmemek?
   Ama birisi çıkıp duâ ederken:
   “Allah‟ım! Ben senden Peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum. diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir” dedi.(2)

Ahmed b. Hanbel‟in Tevessül Hakkındaki Görüşü
Tevessülü kabul etmeyen Müslümanlardan bazıları Hanbelî, bazıları da tüm mezheblerden faydalandıklarını söylüyorlar. Mezheb imâmlarından Ahmed b. Hanbel, zat ile tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşüde bu yöndedir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’ninTevessül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in tevessülü kabul ettiğini yazıyor.

İmam Mirdavî, “el Hanbelî el-İnsaffî ma’rifeti’r-râcihmine-l-hilâf” kitabında diyor ki:
Ahmed b. Hanbel dediki: Yağmur kesilince dua edene, peygamberle tevessülde bulunması müstehabdır. Demek ki peygamberin duasıyla tevessül eder.
İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasının, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhivesellem’in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öptüğünü ve suyun içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir.(3)
İbn Teymiyye, bu hususta doğru bir nakil yaparak: “İmam Ahmed b. Hanbel’in, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in minberine el sürmeye ruhsat verdiğini, İbn Ömer, Saîd b. Müseyyeb ve Yahya b. Saîd radıyallahu anhum gibi Medine-i Münevvere’nin en büyük fakîhlerinin bunu yaptıklarını zikretmiştir.(4)
Ebu Bekr Ebu bekr el marvazi kendisinin Mensak kitabında nakletti ki, İmam Ahmed her ibadet ettiğinde peygamberle tevessul ederek şu sözleri söylerdi: Ey Allahim ben sana senin peygamberinle, Rahmet peygamberin Muhammedle (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dönüyorum. Ben tüm ihtiyaçlarım için sana dönüyorum ya Rab! Bu hadis hanbeli mezhebinin kitaplarında edeb ve dua başlığı ile fıkhi konusu gibi kayd edilmiştir.
Ibni Muflihin Furu kitabı (cilt 1 sayfa 5950 cilt 2 sayfa 204). Imam El Maverdinin İnsaf adlı kitabı (cilt 2 sayfa 456)

Ebû‟l-Ferec b. el-Cevzî’nin Tevessülü Kabulü
Ebû‟l-Ferec b. el-Cevzî : Nefsimi terbiye edemedim, bazı salih kişilerin kabrine gidip, onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim.(5)

Ebû Hanîfe’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü
Tevessülü kabul etmeyenler, Ebû Hanîfe‟nin tevessülü kabul etmediğini söylüyorlar. Doğru olan ise, Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür.(6)

Doğrudur. Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı, Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mutezile‟nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hürmetine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr ettiğine dair, mezhebinden hiçbir kimse, İmâm A’zam’dan böyle bir haber nakletmemiştir. İmâm-ı Azam’a isnad edilen sözdeki ”hakkı için” ifadesiyle ilgili olarak izahatı Hanefi uleması yapmıştır, Molla Ali el-Kâri de yapmıştır. Bir Hanefiye düşen kendi mezhebinin imamının sözlerini tahric eden Hanefi ulularının görüşlerine uymaktır. İmâm-ı Azam’ın sözünü kendi mezhebinden olmayan hatta taklidi reddeden kimselerin tahriciyle anlamaya kalkacak değiliz.

Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet mânâsında kimsenin, Allah (Celle Celâluhû) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazîm mânâsında kullanıldığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah Celle Celâluhû‟nun: /“O’na varmaya vesile arayın!”(7) buyurduğunu ve bunu el-Hısnü’l-Hasîn’de de yazdığına göre, duânın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarıdaki hadisin geldiğini söylüyor.(8)

Hindistan’ın büyük âlimlerinden Mevlânâ Muhammed Fadlurresul rahimehullah şu açıklamayı yapmaktadır: “Molla Ali el-Karî, filancanın ve başkasının hakkı için demenin mekruh olduğunu bildirdikten ve ihtilafları naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ben derim ki, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem duasında (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum) derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmettir. Yahut, rahmet gereğince ona vaat olunan hakdır. Yani bi hakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken delil olarak; zira kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yokdur demektedir. O halde bundan murad, hiç kimsenin Allahü teâlâ üzerinde vacib olan bir hakkı yoktur demektir.

Demek ki, filancanın hakkı için sözünü bu ma’nâda kullanmak mekruhdur. Ama hadis-i şerifte bildirilen bihakkın [hakkı için] kelimesinin buradaki ma’nâsı “hürmeti için, hürmetine ”demektir. Yahut “üstün kılınmış olmaklık hakkı ” demektir… Bihakkın kelimesinin içinde hürmet saklanmaktadır. Yani haktan murad hürmettir. Filancanın hakkı için demek, onun hürmetine demek olur. Böylece bihakkın demek caiz olup mekruh olmadı ve kullanıldı.(9)

İmâm Şâfiî’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü:
İbn Hacer Heytemi İmâm Şâfiî, Ehl-i Beyt ile tevessülde bulunurdu, der.
İmam Şafi: Peygamberin Ailesi (Ehli Beyt) benim aracım ve onunla aramdaki vesilemdir. Onlarin vesilesiyle yarın amel defterimin sağ elimden verilecegini umuyorum.
İbni Hacer el Heytemi (el-Seva’ik al-muhrika li ahl al-zelal va al-zandaka sayfa 180) İmam Şafi, Divan(Lübnan, Beyrut: Darul Fikr,2005) 162,#34 El Hayrat el Lisan(sayfa 69)/( ayni zamanda Omer Faruk el Debbag tarafindan neşredilmiş Imam Safinin divaninda Dar El Erkam yayınevi sayfa 50)
El Hayrat el Lisan(sayfa 69)/( ayni zamanda Omer Faruk el Debbag tarafindan neşredilmiş Imam Safinin divaninda Dar El Erkam yayınevi sayfa 50)

İmâm Şâfiî şöyle anlatıyor:Bir ihtiyacım olduğunda, iki rekât namaz kılar, Ebû Hanîfe‟nin mezarına gidip orada duâ ederdim. Onun bereketiyle ihtiyacım derhal karşılanırdı.(10)
İbn Hacer, el-Hayrâtü’l-Hisân fî Menâkibi’l-İmâm Hanîfeti’n-Nu’mân adlı kitabın 35.Faslında, İmâm Şâfiî, Bağdat’ta Ebû Hanîfe‟nin kabrine gelip onun ile Allah’a (Celle Celâluhû) tevessülde bulunurdu, diyor.(11)

Bu rivayet Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid -i Sarih Tercümesi’nde şöyle yazılı:
“Hatib-i Bağdâdî Tarih’inde İmam Şâfiî’ye vâsıl olan bir sened ile Şâfiî hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor: Ben, Ebû Hanîfe’nin kabrini ziyarette yümnü bereket buldum. Ve her gün onun kabriniziyaret etmek itiyâdındayım.
Kendime bir ihtiyaç ârız olunca, hemen menzilimde iki rekât namaz kılıp Ebû Hanîfe’nin kabrine giderim. Onun merkadi yanında hâcetimi Allah-u Teâlâ’dan dilerim. Aradan çok bir zaman geçmeden hâcetim kazâ olunur.”(12)

İmâm Mâlik’in Tevessül Hakkındaki Görüşü
İbn Humeyd’in bildirdiğine göre, Abbâsi halifesi Ebû Câfer hacca Medine’ye gittiği zaman, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in mezarını ziyarete vardığında, orada bulunan İmâm Mâlik‟e:
— “Yâ Ebâ Abdillah! Yönümü Kıble’ye dönüp de mi duâ edeyim?” dediğinde, İmâm Mâlik: —“Niçin yönünü ondan çevireceksin? Hâlbuki o senin baban Âdem aleyhisselam’ın vesilesidir. Bilakis Resûlullah’a yönünü dön! Onun şefâatini iste, seni affeder.” dedikten sonra,
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”29 âyetini okudu.
Yani İmâm Mâlik, Âdem (aleyhisselâm)’in Peygamber Efendimiz ile yaptığı tevessülü kabuledip bir fıkhî meselede delil getirmiştir.

Âdem Peygamber hata işlediği zaman dedi ki: “Ey Rabb’im! Muhammed’in hakkı için senden af diliyorum.”

İmâm Mâlik‟in bu olayı Subkî, (v. 771/1369) Şifâü’s-Sikâm’ında es-Seyyid Semhûdî,Vefâu’l- Vefâ’sında, el-Kastallânî (v. 923/1330) el-Mevâhibü’l-ledünniyye’sinde, zikretmişlerdir.

İbni Hacer el Heytemi’nin Görüşü
İmam İbni Hacer el Heytemiden Resulallahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrinin ziyaretinin doğru olduğu yönünde bir kitap yazmıştır. Bu kitabın adı “Cevher el Münezzem fi Ziyaretul Kabril Mükerrem” (Darül havi yayinevi, Beyrut, Lübnan). Bu kitabın 171ci sayfasinda diyor ki:
İbni Teymiyyenin kötü eyleminden önce bu dünyada hiç kimse Resulullahla (Sallallahualeyhi ve sellem) istiğase ve tevessüle karşı gelmemiştir
(1) İbnKesir,el-Bidâye ve‟n-Nihaye, XIV, 47;Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye. 3. baskı Beyrut/1987… Farklı baskı İbn-i Kesir, el-Bidaye ve‟n-Nihaye,18/74
(2) Muhammed ibni Abdi’l Vahhab’ın tüm eserleri Mecmûatü’l-Muellefât 3. kısım, s.68; Muhammed b. Suud İslâm Fakültesinde Muhammed b. Abdul vahhab haftasında neşrolunmuştur. Suud islam Fakültesi Abdulvahhab’ın eserlerini bir araya getirdiği çalışmanın ilgili sahifesinde geçiyor. Mecmû Muellefâti’ş-Şeyh Muhammed ibni Abdi‟l Vahhab 2. cild (kitapın başındaki 41 sayfa değil kitapın sonunda yer alan 3 üncü kısmın 41. sayfası Fetâva ve mesaih Daru‟l-Kasim,1421 birinci baskı.
(3) ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi‟n-Nübelâ, XI, 212. (Ebû Bekir Sifil’in sitesinden).
(4) İbn Teymiyye, İktizâu‟s-Sirati‟l-Müstakim, s. 367.
(5) Ebû’l-Ferec el-Cevzî (İbnü‟l-Cevzî),Saydul-Hatır -müminlere öğüt, Tevhid yayınları, s. 99-100, Baskı, 1998.
(6) el-Fetevây-ı Hindiyye c. 5, s. 318
(7) Mâide: 5/35
(8) Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-İnâye, III, 30.
(9) Selefîlik Adı Altındaki Görüşlere Selefîce Cevaplar – Seyyid Ali Hoşafcı
(10) el-Heysemî, el-Hayratü‟l-Hisan, s. 94.
(11) Hatib el-Bağdadî,Tarih-i Bağdad
(12) Sahih-i Buharî Muhtasarı-Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, IV, 197.
Ayrıca bkz:
İbn Abidin, Reddü’l-MuhtarAle’d-Dürrü’l-Muhtar, Trc: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; I, 63. Nişancızâde Muhammed b.Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1987; II, 51.

ALİ HOŞAFCI HOCA VE UBEYDULLAH ARSLAN MÜNAZARASI

Bundan sonra yorum kısmında Ubeydullah Arslan cevap veriyor ve Ali Hoca ile aralarında münazara başlıyor. Netice olarak Ubeydullah Arslan cevap veremz hale geliyor ve münazaradan kaçıyor. İŞTE O BÖLÜM:

Ubeydullah Arslan 1-çok ayıp imam ibn Teymiyye’nin ve muhammed abdulvehhab’ın kendi eserlerinden bulamadınız talebelerinden veya onlar adına yazılan eserlerden mi buldunuz siz ilmi olmak istiyorsanız direk onun kitabını ve sayfa nosunu veriniz daha ilmi ve dürüst davranmış olursunuz, bu ilmi reddiye değildir, madem onlar zatla tevessülü kabul ediyorlar diyorsunuz eserinden veriniz, bekliyorum,

2-Ebu bekir Sifil’in naklettiği görüşler bu sahada ilmi değildir, çünkü o ölüden medet istemeyi bile meşru görür. bu ise şirktir. Ebu Bekir hocanın takdire şayan vasfıyla beraber açık HATALARI DA VARDIR. bakınız böyle olmaz ben şimdi bir kitap yazsam filan dedi desem, 100 yıl sonra biri benim kitabımı delil gösterip filan adamın dediği işte bu kitapta geçiyor dedi demesi ilmi tespit değildir bu ayıptır o kişinin kendi eserinden ilk kaynaktan delil vermek gerekir.

3-Siz bize kardeşim, ayetten, hadisten, ashabdan delil veriniz, imam ebu hanife bile bu zatla tevessülü reddeder.

4-Ömer İbn Hattab, Abbas ibn Abdulmuttalib’in zatıyla değil, duasıyla hem de yaşayan bir kimliğiyle tevessül etti, yaşayan bir müslümanın yaşayan Müslümanlara dua etmesi meşrudur, şimdi soralım bu delili haksızca ileri sürenler, yaşayan bir kardeşine dua eder misin demiyor mu? Diyor O halde Ömer ibn Hattab’ın yaşayan sahabeye gelerek dua etmesini istemesinin sakıncası nedir? Eğer zatla tevessül caiz olsaydı buna en layık olan peygamber değil midir? O halde burada ki tevessül zatla veya ölü insanlar değildir bilakis yaşayan bir müminin duasıyla Allah’a tevessül etmektir.

5-Salih denilen başkalarının amelleri ve Salihliği fayda vermez. Senin amelin sana, onların ameli onlara fayda verir, eğer senin tevhide ve sünnete uygun amelin yoksa asla onların sana faydası olmaz. Salihler yaşayanlarsa, dua edebilir, bunda sakınca yoktur. Bunun dışında insan şirk ve bidat içinde oldukça Allah indinde asla faydası olamaz. “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” (Necm-39)

6-Allah’ı yüceltmek babında Allah ile kul arasında vasıta edinmek batıldır, çünkü Allah’ı dünya krallarından, meliklerinden bir melikle kıyas ediyorlar, Allah’ın beşerle kıyas edilmesi onun azametini, yüceliğini, ilahi zatını küçültür, değersizleştirir, ayrıca dünyanın kralları/melikleri/yöneticileri genel olarak hayır istemezler zor durumda kalınca dağıtırlar. Allah’ın ismi ve sıfatı yücedir beşere benzetilmekten de münezzehtir.

7-Allah ile kul arasında vasıta edinenler Allah’ın şu ayetini delil getiriyorlar, “35. Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide-35) . “Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir azaptır.” (İsra-57) Bu ayetlerde yer alan vesileyi, Allah ile kul arasında vasıta olacak mahluklardır diye tefsir ederler. OYSA Bu tefsir batıldır. Tefsir imamları böyle bir tefsir yapmış değildir. Aksine tefsir imamları ayette yer alan vesileyi, Allah’a şirk koşmadan ibadetle yakınlaşmaya sebep olan itaatler olarak tefsir etmiştir.

8-Şeyhu’l İslam İmam İbn Teymiyye rahimahullah’ın verdiği bilgiye göre; İslam tarihinde kabirleri türbe haline getirme bidati ilk defa Şia Fatimî devletinin eliyle gerçekleşmiştir.

9-Kuran; Allah ile kul arasında ibadetin kabulü için vasıtalar olması gerektiğini emretmemiştir. Vasıta edinen insan iyi niyetle şirk koşar, bu kimseye göre; Allah ibadeti ancak vasıtalar sayesinde kabul eder. Allah, vasıtasız duayı, tevekkülü, kurbanı, orucu, namazı kabul etmez. Yüce Allah’a ancak vasıtayla ulaşılır. Bu nedenle duada bile vasıtalar hürmetiyle Allah’a dua edilir ki bu bidattir. Eğer direk vasıtaya yönelerek edilirse şirk işlenmiş olur. Bu konuda şerî kaide şudur; bir kimse ibadetin kabulünde şerî delil olmadıkça kafadan bir iddiada bulunmamalıdır.

10-Vasıta; insanın, Allah ile kendi arasında dua ettiği, yalvardığı, yardım istediği aracıdır. Bu vasıtadan maksad nedir? Eğer vasıtadan maksad; Allah’ın vahyini insanlara tebliğ etmek amacıyla bir vasıta olması gerektiğine inanmaksa, bu sahihtir, doğrudur, çünkü peygamberler, vahyi Allah’dan alarak insanlara ulaştırmada birer vasıtadır. Bu vasıtayı inkâr etmek icmayla küfürdür.

Diğer vasıta ki, bunun küfründe şüphe yoktur, O da insanın Allah ile kendisi arasında ibadetini kabul edeceğine inandığı, dua ettiği, yalvardığı, tevekkül ettiği vasıtalardır. Bu vasıta şeklinde Allah’a ibadet etmek yerine onun dışında edinilen vasıtaya yönelerek ibadet etmek ve Allah’ın vasıtalar aracılığıyla ibadeti kabul edeceğine inanmak söz konusudur. Bu ise küfürdür.

ALİ HOŞAFCI’DAN BOMBARDIMAN

Seyyid Ali Hoşafçı Selamun aleykum kardeslerımarslanlar vadıyı terk edınce tılkıler vadıde arslan kesılırmıs hıc arslan gormıyenlerde tılkılerı arslan zanedip tılkılerın peşıne takılırmış ne zamankı arslanlar vadıye gerı donunce tılkıler tılkılıklerını yapamaz olurmus tılkılerı arslan zannedenlerde tılkılerı bırakıp arslanların pesıne takılırmıs biz Ubeydullah Arslan kardesımızın ıtırazlarına tek tek tek cevap verıcezde bosuna ugrasıcaz nıye cunku mesele ıkı laf ebelıgı yaparak anlasılıcak veya ınsanları kandırcak bır mesele deyıl cook uzun acıklamalar ıtırazlar o ıtırazlara verılecek cevaplar ıle ancak konular anlasılır halbukı burdakı bazı ınsanlar yazılanları uzun uzun okumaktan acız böyle olunca bosuna kurek cemıs olucaz ama bız Buna ragmen uzun uzun acıklama delıllerı yazıcaz ancak kıtaptan buraya aktarırken dıp notlar cıkmıyor kaynaklar cıkmıyor ıstedıgınız bılgının kaynagını yzın buraya eklım bazılarını eklemeye calıstım ama cok uzun suruyo

..İTİRAZ:
Ubeydullah Arslan 1-çok ayıp imam ibn Teymiyye’nin ve muhammed abdulvehhab’ın kendi eserlerinden bulamadınız talebelerinden veya onlar adına yazılan eserlerden mi buldunuz siz ilmi olmak istiyorsanız direk onun kitabını ve sayfa nosunu veriniz daha ilmi ve dürüst davranmış olursunuz, bu ilmi reddiye değildir, madem onlar zatla tevessülü kabul ediyorlar diyorsunuz eserinden veriniz, bekliyorum,

…CEVAP:
İbn Teymiyye’nin talebesi İbn Kesîr: İbn Teymiyye’nin devlet ve ulemânın huzurunda, tevessül ile ilgili görüşünden kendi isteğiyle vazgeçip bir insanın duasında Resûlullah’dan faydalanma şeklini kabul ettiğini, ama istigâse’nin haram olduğu görüşüne devam ettiği sözünü bizlere nakletmiştir.

İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihaye, XIV, 47; Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye.3.baskı Beyrut/1987. .. Farklı baskı İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 18/74

Bu sözu soylıyen ıbn teymıyyenın talebsı İbn Kesir ibn kesiri yalancılıkla suclamıcaksın her halde haklı cıkmak için bunuda yaparmısın yoksa ubeydullah

Muhammed b. Abdulvahhâb’ın Tevessüle Dair Görüşleri:
Muhammed b. Abdulvahhâb’a, bazı âlimlerin yağmur duâsı hakkında açıklama yaparken “Salih kullarla tevessül etmekte bir sakınca yoktur” sözlerinden ne kastettiklerini, “bir mahlûktan yardım (istiğase) dilenemez” hükmüne rağmen nasıl olup da İmâm Ahmed’in:
“Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessül etmekte bir beis yoktur. ” diyebildiğini sorarlar. O, cevabında şu açıklamayı yapar:
Aradaki fark açıktır. Bazılarının salih kullarla tevessüle izin vermeleri, bazılarının sadece Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessüle izin vermeleri, âlimlerin çoğunluğunun da tevessülü yasaklayıp kerih görmüş olmaları, fıkha taalluk ettiği için, mevzumuzun dışında bir konudur. Her ne kadar bize göre doğru olan cumhurun bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meselelerden birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedemeyiz.
Bizim inkâr ettiğimiz şey, bir mahlûka, hem de Allah’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, Şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıların giderilmesi ve isteklerinin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulunulmasıdır.
Burada nerededir sırf Allah’a duâ etmek? Nerededir Allah ile beraber hiç kimseye duâ etmemek?
Ama birisi çıkıp duâ ederken:
“Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesi¬lesi ile şunu şunu istiyorum, diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir”. diyor.
Muhammed ibni Abdi’l Vahhab’ın tüm eserleri Mecmûatü’l-Muellefât 3. kısım, s. 68; Muhammed b. Suud İslâm Fakültesinde Muhammed b. Abdul vahhab haftasında neşrolunmuştur. Suud islam Fakültesi Abdul vahhab’ın eserlerini bir araya getirdiği çalışmanın ilgili sahifesinde geçiyor.
Mecmû Muellefâti‘ş-Şeyh Muhammed ibni Abdi’l Vahhab 2. cild (kitapın başındaki 41 sayfa değil kitapın sonunda yer alan 3 üncü kısmın 41 sayfası Fetâva ve mesaih Daru’l-Kasim,1421 birinci baskı.

Muhammed b. Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessülün ona göre redde¬dilemeyeceğini göstermektedir. Ona göre tevessül, cumhur ulemânın mekruh gördüğü bir şeydir. Ama mekruh, haram bile değildir. Nerede kaldı ki bazılarının dediği gibi şirk ya da bid’at olsun.

EGER UBEYDULLAH HALA Muhammed b. Abdulvahhâb’ın KENDI KITABINDAN DELIL GETIR DIYORSA O ZAMAN BU KONUSAN YA UBEYDULLAH DEYIL YA DA UBYDULLAH NEFSI ILE KONUSUYOR YA DA VERILEN KAYNAGIN CDDIYETINI BILMEYECEK KADAR CAHIL

..CEVAP:
Muhammed İbn-i Abdulvahhab amelde Hanbelî mezhebi dediniz. Mezheb imâmı olan Ahmed b. Hanbel, zat ile tevessülü kabul ediyor; mez¬hebinin görüşü de bu yöndedir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevessül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in teves¬sülü kabul ettiğini yazıyor. Muhammed İbn-i Abdulvahhab amelde Hanbelî mezhebine bağlı olduğu için zat ile tevessülü yukarda geçtiği gibi kabul ettiğini redetmediğini söylüyor, ama Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler bidat diyorlar. Muhammed İbn-i Abdulvahhab ve Ahmed b. Hanbel bidat mı işliyorlar size göre.?
Dikkat edilecek husus Muhammed b. Abdulvahhab’ın kabul etmediği tevessül ile kabul ettiği tevessülü karıştırmamak lazım.
Kabul etmediği tevessül: Bizim inkâr ettiğimiz şey, bir mahlûka, hem de Allah’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, Şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıların giderilmesi ve isteklerinin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulunulmasıdır. Burada nerededir sırf Allah’a duâ etmek? Nerededir Allah ile beraber hiç kimseye duâ etmemek? diyor Muhammed b. Abdulvahhab
Kabul ettiği tevessül: Muhammed b. Abdulvahhab sonra şöyle diyor: Ama birisi çıkıp duâ ederken: “Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum.” diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir. diyor. Muhammed b. Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessülün bu şekliyle ona göre reddedilemeye¬ceğini göstermektedir. Bize rediyye yazan bu sözlere değinmemiş
Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “Âdâbu’l-Meşyi İlessalât” isimli kita¬bına bakınız; göreceksiniz ki, o böyle bir dua yapmayı bu kitabında “Namaza Yürüyüp Gitmenin Âdâbı”ndan ve “Sünnet” olarak görüyor.
O, sözü geçen yerde şöyle diyor:
“Ve Ey Allahım!.. Ben, (Senden) isteyenlerin Sendeki hakkıyla ve bu yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. ”
İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın hadisdeki duayı namaza gitmenin adabından ve sünnet saymasını ne diyeceksiniz ne yapacaksınız?
İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın eserleri ellerde dolaşıyor. Onları tahrif ederek neşretmiş olmanızın ihtimali çok ise de -Ehl-i Kitap’ta olduğu gibi- tahrif edemediğiniz yerleri bile sizi, mahkûm etmeye kâfi gelmekte ve birçok noktada mahkûm etmektedir
..İTİRAZ:
Ubeydullah Arslan imam ebu hanife bile bu zatla tevessülü reddeder. Siz bize kardeşim, ayetten, hadisten, ashabdan delil veriniz,

..CEVAP:
imam ebu hanife bile bu zatla tevessülü reddeder. DEMEKLE ubeydullah ya bılerek yada bılmeden eksık yanlış bılgıyı ınsanlara yutturmaya calısıyor şöyle açıklayalım
Ebû Hanîfe’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü
Tevessülü kabul etmeyenler, Ebû Hanîfe’nin tevessülü kabul etmediğini söylüyorlar. Doğru olan ise, Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür. Doğrudur.
Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı, Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mutezile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hürmetine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr ettiğine dair, mezhebinden hiçbir kimse, İmâm A’zam’dan böyle bir haber nakletmemiştir.
İmâm-ı Azam’a isnad edilen sözdeki ”hakkı için” ifadesiyle ilgili olarak izahatı Hanefi uleması yapmıştır, Molla Ali el-Kâri de yapmıştır. Bir Hanefi’ye düşen kendi mezhebinin imamının sözlerini tahric eden Hanefi ulularının görüşlerine uymaktır. İmâm-ı Azam’ın sözünü kendi mezhebinden olmayan hatta taklidi reddeden kimselerin tahriciyle anlamaya kalkacak değiliz.
Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mek-ruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet mânâsında kimsenin, Allah (Celle Celâluhû) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazîm mânâsında kullanıldığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah Celle Celâluhû’ın:  “O’na varmaya vesile arayın!” buyurduğunu ve bunu el-Hısnü’l-Hasîn’de de yazdığına göre, duânın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarıdaki hadisin geldiğini söylüyor.
Hindistan’ın büyük âlimlerinden Mevlânâ Muhammed Fadlurresul (rahimehullah) şu açıklamayı yapmaktadır: “Molla Ali el-Karî, filancanın ve başkasının hakkı için demenin mekruh olduğunu bildirdikten ve ihtilafları naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ben derim ki, Resulullah (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) duasında (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum) derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmet¬tir. Yahut, rahmet gereğince ona vaat olunan hakdır. Yani bihakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken delil olarak; zira kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur demektedir. O halde bundan murat, hiç kimsenin Allahü Teâlâ üzerinde vacib olan bir hakkı yoktur demektir.
Demek ki, filancanın hakkı için sözünü bu manâda kullanmak mekruhdur. Ama hadis-i şerifte bildirilen bihakkın [hakkı için] kelimesinin buradaki ma’nâsı “hürmeti için, hürmetine” demektir. Yahut “üstün kılınmış olmaklık hakkı” demektir… Bihakkın kelimesinin içinde hürmet saklanmaktadır. Yani haktan murat hürmettir. Filancanın hakkı için demek, onun hürmetine demek olur. Böylece bihakkın demek caiz olup mekruh olmadı ve kullanıldı.
İbnu Abidin’in “Ben derim ki, bu söylenenlerin tamamı, bu lafızdan akla ilk gelen zahirî anlama muhalif ihtimallerdir. Lafzın, caiz olmayan bir manayı vehmettiriyor olması dahi, onu yasaklamak için yeterlidir. Allah’u alem, imamlarımız bu yasaklamayı bundan dolayı mutlak olarak söylemişlerdir” sözünü anlayamayan veya anlamak istemeyenlere ne diyebiliriz? Burada anlatılan bu mekruhluğun aslında mekruh olduğu için değil de “seddüzeria” yani suça giden yolun tıkanması esasına dayandığı, mutlak ifadenin de Allah’u alem bunun için kullanıldığı ifade edilmektedir ki böyle bir ihtimalin bulunduğu yerlerde kimsenin dediği ve diyeceği bir söz olamaz. Ulemanın dilinden haberi olmayanlar işte böyle gülünecek hallere düşerler.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler İbn Âbidîn in Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür sözüne sarılıp ondan fayda umuyorlardı. Bizde İbn Âbidîn o sözü vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde Ebû Hanîfe mekruh görür bunu ifade etmek için söyledi ibn Abidin dedik . İbn Abidin kendi sözleriyle bizi dogruluyor.
Hanefî âlimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr’ kitabının önsö¬zünde şöyle dua ediyor:
Ben Allah’ü Teâlâ’ya Nebiyy-i Kerim’i (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ehl’i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam A’zam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı af buyurmasını niyaz eylerim. Diyerek İmam A’zam ile tevessül ediyor İbn Âbidîn . İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, V, 540., Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c.1, s.14.

Aynı kitapta, musannıf Muhammed bin Abdullah Timurtaşi’nin şu söz¬lerini okuyoruz:
Allah’ü Teâlâ’dan niyazımız, Resülü’nün yüzü suyu hürmetine, tevfik ve kabüldür. Nasıl kabul dilemeyelim ki, Allah’ü Teâlâ bu kitabın tebyızına başlamayı, Ravza-i Mutahhara’da ve Bük’ayı Mubâreke’de Resül-i Zişan’ın huzurunda ve iki büyük arslan kâmil kabir arkadaşının yanında nasip etti. Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, c.1, s.98.

Bu satırları şerheden İbni Abidin şöyle yazmış:
 Şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi aynen musannıfın dediğini der. Mevlâ-i Kerim’inden Nebiyyi Azîm’ı ve nezd-i İlâhisindeki her makâm sâhibi hürmetine, bu sâ’yi gayretini kabul ile kendisine fadl-ü ihsanda bulunmasını, bu eserle bütün memleketlerdeki kullarını faydalandırmasını, son nefesinde hüsn-ü hitâm nasip ederek merâmına nâil buyurmasını niyaz eyler!…Âmîn… Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, c.1, s.99.

Bunlardan da önce, “Falancanın hakkı için” ifâdesinin hürmetine de¬mek olduğunu, vâciplik demek olmadığını ve bunun hadislerle sâbit oldu¬ğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcipliğe mecbûriyet mânâsı yükledi¬ğini, ama burada mânânın bu olmadığını, daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir. İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm, s. 138.

Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin, Ebû Hanîfe’nin vacip olma durumundaki “hakkı için” sözünü; “hürmetine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr ettiğini söyleyerek iftira ediyorlar.
Ebû Hanîfe, mecburiyet manasında hakkı için yapılan duayı kerih görürüm, demiştir, hatırı, hürmeti kasdıyla söylemeye kerih dememiştir.

..İTİRAZ:
Mekrûh denmiş / kerih görülmüş bir işin hemen tenzihi olduğuna hükmetmeyin, zira kerih görüyorum / hoşlanmıyorum denen işler Hanefi ulularının kapısında harama çıkar.

..CEVAP:
Biz de buna cevap olarak diyoruz ki; ‘’filanın hakkı için kerih görüyo¬rum’’ ifadesi, bir kimsenin hakkı için istendiğinde Allah (c.c.) kabul etmeye mecbur gibi haşa kella bu işin Allah Teala için vücubiyet gerektireceği şek¬linde bir kasıt ve maksatla bu söylenmiş ise bu konuda sizinle hemfikiriz ve mezkûr Hanefi ulularının görüşü de bu yöndedir. Fakat bizim burada bah-setmiş olduğumuz uygulamada “Falancanın hakkı için” ifâdesinin hürmetine demek olduğu, vâciplik demek olmadığıdır. Allah Teala’ya herhangi bir vucubiyet yükleme söz konusu değil, bilâkis her ne verilecekse, izin midir, yetki midir, yardım mıdır bunun yalnızca Allah Teala’nın elinde olduğuna yaptığımız bir vurgu söz konusudur.
Biz Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin şöyle bir soru sora¬lım; Siz Hanefî mezhebinin bütün görüşlerini kabul edip tatbik ediyor mu¬sunuz.? Yalnızca Hanefî mezhebine mi bağlı sınız? Yok, hayır! diyecekler. Biz her mezhepten faydalınırız, diyecekler.
Ebû Hanife, “hatrına” diye duayı kerih görmüyor. Varsayalım “Hakkı için” tabirini sizin anladığınız gibi hatırı için demiş olsa bile, o zaman biz de sizin istediğiniz zaman istediğiniz mezhepten faydalandığınız gibi yapa¬cak olursak şöyle diyebilirdik. Bu konuda konuda Ahmed b.Hanbel’in mez¬hebine göre hareket ediyoruz diyebilirdik. Ahmed b.Hanbel’in zat ile tevessülü kabul ettiğini söyleyebilirdik.
Sizin istediğiniz mezhepten faydalanmanız ne kadar doğruysa, bizim yapacağımız da o kadar doğru olur diyebilirdik.
Fakat biz Ebû Hanîfe’nin görüşüne tabiyiz bu konuda da çünkü Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mutezile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hürmetine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr etmemiştir.
Buhârî, Müslim ve başkaları,
“Kulların Allah üzerindeki hakkı da O’na hiçbir şeyi ortak etmeyen kimseye azab etmemesidir” rivayetini yapmaktadırlar. Bezzâr ve başkalarının rivayetinde de “ve onu cennete sokmasıdır.”
Bu hadîslere rağmen Ebû Hanîfe’nin “Kulların Allah üzerinde hakları yoktur” sözüne nasıl susarlar?
İşlerine gelen yerlerde Ebû Hanife’nin manasını anlayamadıkları veya saptırdıkları sözünü müttefekun aleyh derecesindeki hadisin önüne çıkarabilirler…
“Üzerimize hak oldu ki, müminlere yardım ederiz.”
Merhamet ve ihsân ederek sevdiklerine haklar verdiğini göstermekte-dir.

Ahmed b. Hanbel’in Tevessül Hakkındaki Görüşü:
Tevessülü kabul etmeyen Müslümanlardan bazıları Hanbelî, bazıları da tüm mezheplerden faydalandıklarını söylüyorlar. Mezhep imâmlarından Ahmed b. Hanbel, zat ile tevessülü kabul ediyor; mezhebinin görüşü de bu yöndedir. Mensek adlı eserinde de yazılıdır. Ayrıca Elbânî’nin Tevessül adlı eserinin 62. sayfasında Ahmet b. Hanbel’in tevessülü kabul ettiğini yazıyor.
İmam Mirdavî “el-Hanbelî el-İnsaf fî ma’rifeti’r-râcih mine-l-hilâf” kitabında diyor ki:

   Ahmed b. Hanbel dedi ki: Yağmur kesilince dua edene, Peygamber’le tevessülde bulunması müstehabdır. Demek ki peygamber’in duasıyla tevessül eder.

İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasının, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in saçıyla tevessülde bulunduğunu; onu öptüğünü ve suyun içine daldırdığı kaptaki suyu şifa niyetiyle içtiğini söylemiştir.
İbn Teymiyye, bu hususta doğru bir nakil yaparak: “İmam Ahmed b. Hanbel’in, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın minberine el sürmeye ruhsat verdiğini, İbn Ömer, Saîd b. Müseyyeb ve Yahya b. Saîd (radıyallahu anhum) gibi Medine-i Münevve-re’nin en büyük fakîhlerinin bunu yaptıklarını” zikretmiştir.

Ebu Bekr Ebu bekr el marvazi kendisinin Mensak kitabında nakletti ki, İmam Ahmed her ibadet etdiğinde Peygamber’le tevessul ederek şu sözleri söylerdi: Ey Allah’ım ben Sana Senin Peygamber’inle, Rahmet Peygamber’in Muhammed’le (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dönüyorum. Ben tüm ihtiyaçlarım için Sana dönüyorum ya Rab! Bu hadis hanbeli mezhebinin kitaplarında edeb ve dua başlığı ile fıkhi konusu gibi kayd edilmiştir.

Ibni Muflihin Furu kitabı (cilt 1 sayfa 5950 cilt 2 sayfa 204). Imam El Maverdinin İnsaf adlı kitabi (cilt 2 sayfa 456)
İyi bir iş yaptığını zannedip, âyetleri delil göstererek zat ile tevessülü kabul edip tatbik eden milyarlarca Müslüman’ı bidat işlemekle ve şirk ile itham etmelerinden dolayı çok büyük bir hata içindeler. Rabb’im onlara bu hatalarından dönmeyi nasip etsin. Âmin…
Tevessülü kabul etmeyenlerin itibar ettikleri büyük âlimlerden Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî’nin (v. 597/1200) soyu, Ebû Bekir Sıddîk (radıyallahu anh)’a dayanır. İbnü’l-Cevzî ismiyle meşhur olmuştur. (İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve talebesi İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’den bir asır önce yaşamıştır. Karıştırılmasın)

Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî’nin Tevessülü Kabulü 
Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî: Nefsimi terbiye edemedim, bazı salih kişilerin kabrine gidip, onları aracı yapıp düzelmem için duâ ettim.
İtirazcının bize yazdığı rediyyede Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî nin bu sözüne ve zat ile tevessülü kabul edişi hakkında hiç cevap yazmamış.
Burada, İbn Cevzî’nin “Mü’minlere Öğüt” eserini Türkçe’ye çeviren ve tasavvufa karşı olan şahıs dipnotta şöyle diyor: İbn Cevzî gibi büyük, değerli bir âlimin, nasıl mezarlığa gidip sâlihlerin kabri başında Allah (Celle Celâluhû)’tan duâ istemeyi mübah görebilmiş anlayamıyorum? diyor.

İzzeddîn b. Abdusselâm’ın Görüşü:
İbn Teymiyye İzzeddîn b. Abdusselâm’ın sadece Peygamber ile tevessülü kabul ettiğini söylüyor.

İTİRAZ:
İz b. Abdusselam’ı delil gösterip, onların Nebi (aleyhisselam)’ye has olabileceğini söylediği bir şeyi herkese tamim ederek, geçmiş bütün günahları affedilmiş, cennette olduğunu cezmettiğimiz beşerin en hayırlısıyla, akıbetlerinin ne olduğunu bile bilmediğimiz başkalarını kıyas etmeyin.

CEVAP:
Biz yalnızca İz b. Abdusselam’ı delil göstermedik ki mezheb imamla¬rından ve sizin de itibar ettiğiniz birçok alimlerden bazıları sadece Peygamber ile tevessülü kabul ettiğini bazılarınında diyer zatlar ile tevessülü kabul ettik¬lerini gösteren kaynakları verdik veriyoruz. Siz bunların bir kısmına hiç cevap vermediniz tevessülü kabul eden Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî gibi, bir kısmına hata etmiş, bir kısmına şahsi görüşüdür dediniz, bir kısmı¬nın da sözünü tevil ederek tevessülü kabul eden bu alimleri görmezden gelerek kendinizi ve başkalarını yanıltmaya çalışıyorsunuz.
İzzeddîn b. Abdusselâm’ın sadece Peygamber ile tevessülü kabul ediyor siz Peygamber ile de olsa kabul etmiyorsunuz ki. Siz sadece sahsi yorum ve zanlardan oluşan kendi görüşünüzden başka kimsenin görüşünü kabul etmiyorsunuz.

Şevkânîn Görüşü:
Şevkânî : (v. 1250/1834) Allah-u Teâlâ’ya fazilet ve ilim sahibi zat¬larla tevessül etmek, hakikatte onların salih amelleri, faziletleri ve mezi¬yetleriyle tevessül etmek demektir. Zira fâzıl zat, ancak yaptığı amellerle faziletli olur. diyor
İTİRAZ:
Şevkani’nin bu yanlış anlayışı, selefiler için hiçbir şey ifade etmez.
CEVAP:
Şevkani’nin bu yanlış anlayışı, selefiler için hiçbir şey ifade etmez diyorsunuz ama Şevkani’nin işinize gelen bir çok sözünü delil olarak kullanıyorsunuz. işinize gelmediği zaman selefiler için hiçbir şey ifade etmez diyorsunuz. Bir çok yerde yaptığınız gibi tamda size yakışan bir itiraz ettiniz.

Âlûsî’nin Görüşü :
Âlûsî (v. 1270/1853) Peygamber Efendimiz, zatı ve makamı ile tevessülü kabul ediyor.
Âlûsi’ aynı kaynakta Allah’ın katında üstün bir yeri olduğu kesin bilinen kimse ile de tevessül edilebileceğini söylüyor. (Yani “dostlarının hatı¬rına” denilebilir.) Ancak dostun Ahmed Efendi hatırına denmez; diyor. Çünkü onun Allah katında rütbesi var mı, yok mu bilinmiyor. Bu yüzden onunla tevessül, Allah’a karşı bir cür’ettir, diyor Alûsi.
Biz de deriz ki, burada hüsnü zan asıldır. Müminin cenaze namazı ve müminliğine şahitlik gibi. En fazla olsa olsa kişi yanılmış olur, endişe yer¬sizdir.
Âlûsi: “Allah’ın (Celle Celâluhû) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e olan sevgisi sebebiyle” tevessül edilmektedir. Tevessülün hikmeti burada saklı olsa gerek.
İTİRAZ:
Sözleriyle kişisel kanaatini ifade eden Alusi’nin bu konuda kafasının karışık olduğu ortadadır.

CEVAP:
“O’na yaklaştıracak vesileler arayın.” Ayetinin tevsirinde Alusi’nin sözlerini delil olarak bize sunarken kafası karışık olmuyor da sizin görüşünüze ters bir görüş beyan edince mi kafası karışık oluyor.
Siz hiç kafanızın karışık, hata içinde olmuş olabileceğinizi düşündünüz mü? Bizim de kafamız karıştı ne diyeceğimizi bilemiyoruz sizin bu sözlerinize karşı.
İbni Hacer el Heytemi’nin Görüşü
İmam İbni Hacer el Heytemiden Resulallahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrinin ziyaretinin doğru olduğu yönünde bir kitap yazmıştır.
Bu kitabın 171 ci sayfasinda diyor ki: İbni Teymiyye’nin kötü eyleminden önce bu dünyada hiç kimse Resulullah’la (Sallallahu aleyhi ve sellem) istiğase ve tevessüle karşı gelmemiştir. Bu kitabın adı “Cevher el Münezzem fi Ziyaretul Kabril Mükerrem” (Darül havi yayinevi, Beyrut, Lübnan).

İmâm Şâfiî’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü:
İbn Hacer Heytemi İmâm Şâfiî, Ehl-i Beyt ile tevessülde bulunurdu, der.
İmam Şafi: Peygamber’in Ailesi (Ehli Beyt) benim aracım ve onunla aramdaki vesilemdir. Onlarin vesilesiyle yarın amel defterimin sağ elim¬den verilecegini umuyorum
İbni Hacer el Heytemi (el-Seva’ik al-muhrika li ahl al-zelal va al-zandaka sayfa 180) İmam Şafi, Divan(Lübnan, Beyrut: Darul Fikr,2005) 162,#34
El Hayrat el Lisan(sayfa 69)/( ayni zamanda Omer Faruk el Debbag tarafindan neşredilmiş Imam Safi’nin divaninda Dar El Erkam yayınevi sayfa 50)
İmâm Şâfiî şöyle anlatıyor:
Bir ihtiyacım olduğunda, iki rekât namaz kılar, Ebû Hanîfe’nin meza¬rına gidip orada duâ ederdim. Onun bereketiyle ihtiyacım derhal karşıla¬nırdı.
İbn Hacer, el-Hayrâtü’l-Hisân fî Menâkibi’l-İmâm Hanîfeti’n-Nu’mân adlı kitabın 35. Faslında, İmâm Şâfiî, Bağdat’ta Ebû Hanîfe’nin kabrine gelip onun ile Allah’a (Celle Celâluhû) tevessülde bulunurdu, diyor.
Bu rivayet Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde şöyle yazılı:
“Hatib-i Bağdâdî Tarih’inde İmam Şâfiî’ye vâsıl olan bir sened ile Şâfiî hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor:
Ben, Ebû Hanîfe’nin kabrini ziyarette yümnü bereket buldum. Ve her gün onun kabrini ziyaret etmek itiyâdındayım.
Kendime bir ihtiyaç ârız olunca, hemen menzilimde iki rekât namaz kılıp Ebû Hanîfe’nin kabrine giderim. Onun merkadi yanında hâcetimi Allah-u Teâlâ’dan dilerim. Aradan çok bir zaman geçmeden hâcetim kazâ olunur.”

İmam Şâfiî’nin Ebû Hanife’nin Kabrini Ziyaret Kaynakları
Bunu yazan kaynaklardan/âlimlerden birkaçı:
1. Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 4. cilt, s. 197.
2. İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1982; c. 1, s. 63.
3. Nişancızâde Muhammed b. Ahmed, Mir’ât-ı Kâinât, Berekat Yayı¬nevi, İstanbul, 1987; c. 2, s. 51.
4. Yûsuf b. Nebhânî, Şevâhidü’l-Hakk, s.167.
5. Allâme İbn Hacer el-Heysemî, bi’l-Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbi’l-İmâm Ebî Hanîfeti’n-Nu’mân, 25. bâb.
İmâm Kevserî (v. 1371/1952) sahih bir isnatla olduğunu söylemiştir.
Kaldı ki; İmâm Şâfiî’nin tevessül ile ilgili değişik haberleri mevcuttur. Ayrıca İmâm Şâfiî ileride gelecek olan teberrük bahsinde açıklandığı gibi, Ahmed b. Hanbel’in gömleğiyle tevessülde bulunmuştur.
İmam Şâfiî’nin Sözünde Değişiklik Yaptılar
Bu firka İmam Şâfiî Hazretlerinin sözünde de değişiklik yapmışlardır.
Selefiyye ve Vahhâbiyye fırkası, İmam Şâfiî Hazretlerinin şöyle dedi¬ğini iddia ederler: “Sabah tasavvuf’a giren, öğleye deli olmadan çıkmaz.”
Bu itham ağır bir ithamdır. Hem İmam Şâfiî’ Hazretlerine, hem de bü¬tün ehl-i sünnet ve’l-cemâate. Şimdi gelelim bu sözün aslına.
İmam Şâfiî şöyle der:
Ebû Nu’aym “Hilyatü’l-Evliya” isimli risalesinde İmam Şafiî Hazretle¬ri’nin şöyle dediğini nakleder:
“Kim ki sabahleyin tasavvufa girmezse, öğleye ancak deli olarak çı¬kar.”
Ebû Nu’aym, bunu Muhammad b. Abdurrahmân b. al-Fadl, o da bunu Ebû’l-Hasan (Ahmed b. Muhammad b. al-Haris) İbn al-Kattât (al-Misrî), o da bunu Muhammed b. Ebî Yahyâ, o da bunu İmam Yunus b. Abdu’l-A’la’dan rivayet etmişlerdir. Rivayet silsilesi budur.
İmam Aclunî, İmam Şafiî’nin de şöyle dediğini nakleder:
Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi. Değiştirmeyi terk, insanlara güler yüzlü ve iyi muamele, tasavvuf ehlinin yoluna tabi olmak!
İmam Şâfiî Hazretlerinin, “Hem fakih, hem sofi ol, sadece birisini yapma!” sözünün Arapçasının tamamı:

İmâm Kevserî (v. 1371/1952) sahih bir isnatla olduğunu söylemiştir. Kaldı ki; İmâm Şâfiî tevessül ile ilgili değişik haberleri mevcuttur. Ayrıca İmâm Şâfiî ileride gelecek olan “Teberrük” bahsinde açıklandığı gibi, Ahmed b. Hanbel’in gömleği ile tevessülde bulunmuştur.
İmâm Mâlik’in Tevessül Hakkındaki Görüşü:
İbn Humeyd’in bildirdiğine göre, Abbâsi halifesi Ebû Câfer hacca Me¬dine’ye gittiği zaman, Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mezarını ziyarete vardığında, orada bulunan İmâm Mâlik’e:
— “Yâ Ebâ Abdillah! Yönümü Kıble’’ye dönüp de mi duâ edeyim?” de¬diğinde, İmâm Mâlik:
— “Niçin yönünü ondan çevireceksin? Hâlbuki o senin baban Âdem Aleyhisselam’ın vesilesidir. Bilakis Resûlullah’a yönünü dön! Onun şefâatini iste, seni affeder.” dedikten sonra,
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” âyetini okudu.
Yani İmâm Mâlik, Âdem (aleyhisselâm)’in Peygamber Efendimiz ile yaptığı tevessülü kabul edip bir fıkhî meselede delil getirmiştir.
Âdem peygamber hata işlediği zaman dedi ki: “Ey Rabb’im! Muhammed’in hakkı için senden af diliyorum.”
İmâm Mâlik’in bu olayı Subkî, (v. 771/1369) Şifâü’s-Sikâm’ında es-Seyyid Semhûdî, Vefâu’l- Vefâ’sında, el-Kastallânî (v. 923/1330) el-Mevâhibü’l-ledünniyye’sinde, zikretmişlerdir.
Bu olayın sağlamlığı ve râvîlerinin tahric ve değerlendirmeleri, ileride Âdem (aleyhisselâm) hadisesinde daha geniş bir şekilde açıklanacaktır.
İmam Mâlik Hazretleri (r.a.) dedi ki:
“Kim fıkıh ilmini anlamadan tasavvufu izhar ederse, gerçekte zındıklaşır. Ve kim de tasavvuf ilmini anlamadan, fıkıh ilmini izhar ederse, gerçekte fâsık olur.”
(İmam Mâlik Hazretleri’nin bu sözünü, Abdulhak Dehlevî, Merecü’l-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk’tan alarak nakletmiştir. Ayrıca Aliyyü’l-Kâri, Şerhü Ayni’l-İlm eserinde mevcuttur.)
Bunu şöyle anlayabiliriz: Fıkıhsız tasavvuf İslâm’dan uzaklaşmaktır. Mesela bir sâlik, iman edilecek hususların aksine inanıyorsa; günahı günah, haramı haram; hayrı hayr, şerri şer bilmiyorsa Allah’ın yolundan çıkmış, İblis’in yoluna girmiş demektir. İblis’e uyan, onu kılavuz edinen nasıl felah bulur? Tasavvufsuz fıkıh ilmi de eksik olur. Yani nefsi terbiye olmadığı için, insan günahkârlıktan kurtulamaz. Allah’ın her şeyi bildiği ve gördüğü haki¬katine hakkel yakîn ile bağlanamaz. Kastallanî “Mevâhib” adlı eserinin “Darü’l-Kütüb” Kitabevi baskısı (c. 2 s. 392)’de bir konu açmış ve bütün kuvvetiyle tevessüle teşvik etmekte¬dir.
Hanefi fıkıh âlimi İbni Abidin, kitabının önsözünde (ön sözünde) şöyle dua ediyor: Ben Allah-u Teâlâ’ya Nebiyy-i Kerim’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ehl-i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam-ı A’zam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, tamamına erdirmesini, hatalarımı af, amelimi kabul buyurmasını; bunu sırf rızâyı kerîmi için Cennet-ı naîmde kurtuluşuma sebep yapmasını, bütün beldelerde kullarını bununla faydalandırmasını, bana doğru yolu göstermesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı af buyurmasını niyaz eylerim. Çünkü ben, çocukluk edip bu işe karışmış bulunuyorum. Ben bu yolun süvarilerinden değilim. Ama onun kudretinden imdat umuyor. Onun güç ve kuvvetiyle hazırlık yapıyorum. Muvaffakiyetim ancak Allah’tandır. Ona tevekkül eder, ancak O’na yönelirim.

Hasan el Benna’nın Tevessül Hakkındaki Görüşü
Hasan el Benna 20 düstur ve açıklamasına dair yazdığı risalesinde 15. düsturda, tevessülün “itikadı bir ihtilaf” olmadığını söyler.

Hasan el Benna “Tasavvuf Ve Ahlak Eğitimi” eserinde “Biz de bu tevessülü caiz gören kısımdanız. Bir şartla ki, o da kişi, bu tasarrufun ve bu işin ancak ve ancak Allah’ın kudretiyle olduğuna inanmalıdır der
Hasan el Benna yine aynı eserde şöyle der. “Ben ölen velinin hayattayken kerameti olabileceği gibi, öldükten sonra da kerameti olacağı itikadındayım.”

Hasan el Benna’nın tasavvuf hakkındaki görüşü ileride “Tevessül Edilen Zatların Vasıfları” konusunda açıkanacaktır.

İmâm Subkî’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü:
Tevessülün müstehab olduğuna dair dört mezhebin nasslarını Şıfâü’s-Sikâm fî Ziyâreti Hayri’l-Enâm adlı kitabında geniş olarak açıklayıp câiz görmüştür.
Zat ile tevessülü kabul etmeyen Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler, tevessülü kabul edenleri, bidat işlemekle bir kısmı da Allah’a (Celle Celâluhû) ortak koşmakla suçluyorlar.
Biz de deriz ki: İtibar ettiğiniz Şevkânî, hem Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile hem de sâlihler ile tevessülü kabul ediyor. İtibar ettiğiniz diğer bir âlim olan İbnü’l-Cevzî kabirlere gidip ölmüş salih insanlarla Allah’a (Celle Celâluhû) tevessül ettiğini söylüyor.
İbn Teymiyye Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessül hakkındaki görüşünü değiştirip mübah görüyor. Mezhep imâmı Ahmed b. Hanbel ve İzzeddîn b. Abdüsselâm Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessülü kabul ediyor. 
Muhammed b. Abdulvehhâb’ın şu sözü: “Fakat birisi çıkar duâ eder-ken “Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum” diye duâ etse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile, bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.” demesi ayrıca tezinize karşı olan bir delildir.
Hal böyle olunca, savunduğunuz birçok fikrin kaynağı olarak gösterdi¬ğiniz yukarıda adı geçen âlimleriniz, sizin bidat, bir kısmınızın da şirk ola¬rak kabul edip bunu yapana kâfir dediğiniz bir ameli yapıyorlar. Ne diyeceksiniz?

…TEVESSUL İLE İLGİLİ HADISLERE GELINCE
1…. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken:
Osman b. Huneyf (radıyallahu anh) şöyle anlatmıştır:
Âmâ (gözleri görmeyen) bir adam, birgün Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelip şöyle dedi:
— Ya Resûlullah! Gözlerim görmüyor, duâ edin benim gözlerim iyi ol¬sun. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
— İstersen duâ edeyim, istersen sabret, ama sabretmen senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Âmâ gözlerinin görmemesinin kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için duâ etmesini istedi. O zaman Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
— Öyleyse git, güzel bir abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra şöyle duâ et: “Allah’ım! Rahmet Peygamber’in Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hacetimin yerine getirilmesinde, ey Muhammed ben seninle Rabbi’me yöneldim. Ya Rabbi! Onu benim hak¬kımda şefâatçi kıl!”
Osman b. Huneyf (radıyallahu anh) şöyle diyor:
Bu zat gitti, biz daha Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın huzu¬rundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi, baktık ki gözleri iyi olmuştu.

2…. 2. HADİS
Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr’da (1/184) şöyle demiştir:
Bize Tâhir İbnu Îsâ İbni Kayres el-Mukrî el-Mısrî et-Temîmî tahdîs etti. (O), bize Asbeğ İbnu’l-Ferec rivâyet etti (dedi. O), bize Abdullah İbnu Vehb, Şuayb İbnu Saîd el-Mekkî’den, (O), Ravh İbnu’l-Kâsim’den, (O), Ebû Ca’fer el-Hatmî el-Medenî’den, (O), Ebû Umâme İbnu Sehl İbni Huneyf’den, (O da) amcası Osmân İbnu Huneyf (radıyellâhu anhu)’den (şöyle dediğini) rivâyet etti:
“Bir adam,(Halîfeliği zamanında) Osman (radıyellâhu anhu)’a bir ihtiyâcı için gidip geliyordu. Osman (radıyellâhu anhu) ona iltifât etmiyor, hâcetine bakmıyordu. Adam, İbnu Huneyf ile karşılaştı ve bunu ona şikâyet etti.
Osman İbnu Huneyf (radıyellâhu anhu) de ona şöyle dedi;
Abdest yerine git; abdest al, sonra mescide gidip hemen iki rekat na¬maz kıl; sonra da ‘Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Sana yöneliyorum ve Senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyâcımın görülmesi için Seninle Rabbime yöneliyorum’ şeklinde duâ et ve hâcetini söyle.
Adam gitti ve hemen ona dediğini yaptı. Sonra da Hz. Osman (radıyellâhu anhu)’ın kapısına geldi. Kapıcı geldi, elinden tuttu, O’nu Hz. Osman (radıyellâhu anhu)’nın yanına soktu, Onu yaygı üzerinde oturttu ve ona, ‘Hâcetin nedir?’ dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman (radıyellâhu anhu) da hâcetini yerine getirdi ve ‘Hâcetini şu âna kadar anlatmadın’ dedi. “Hangi hâcetin olursa bize gel” de dedi.
Sonra adam onun yanından çıktı ve Osmân İbnu Huneyf (radıyellâhu anhu) ile karşılaştı ve ona şöyle dedi:
Allah hayırlı mükâfatını versin. Ne hâcetimi görüyor ne de bana iltifât ediyordu. Nihâyet sen onunla benin hakkımda konuştun.

3….3. HADİS
Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)’ten rivâyet edildiğine göre, ikinci Halife döneminde, Müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman, Halife Hazreti Ömer (radıyallahu anh), Abbâs b. Abdulmuttalib’i (radıyallahu anh)’ı vesile kılarak Allah’tan (Celle Celâluhû) yağmur talebinde bulunur ve şöyle der
“Allah’ım! Bizler daha önce Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk. Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimiz’in amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et. Enes b. Mâlik (radıyallahu anh), Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in bu duâlarından sonra, kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir.

.4. HADİS
Enes b. Mâlik (radıyallahu anh) şöyle demiştir:
“Hazreti Alî’nin annesi Fatma binti Esed vefat ettiğinde, kabrine def¬nedilirken, Allah Resûlü (aleyhisselâtü vesselâm) gelir ve içinde yan yatarak şöyle duâ etmeye başlar:
“Allah, yaşatan ve öldürendir. O, ölümsüz bir hayata sahiptir. Annem Fatma binti Esed’in günahlarını affet, ufkunu aç! Nebi’nin ve benden ön¬ceki enbiyanın hatırı için kabrini genişlet. Çünkü muhakkak Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.”

5. HADİS
Kimin Hadis Ehli Kimin Hadis Zayi Eden Olduğunun Anlaşıldığı Hadis
1. Kabirdeki Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den veya bir Allah dostunun ruhundan bizim için Allah’a duâ etmesine dair delil.
Mâlik ed-Dâr anlatıyor:
“Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gelerek:
— Ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste! Zira onlar he¬lak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi: Ömer’e git, ona selâm götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle:
“Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, dengeli ve güzel hareket etmektir.” Adam derhal giderek durumu Hazreti Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) ağladı ve sonra da:
Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dedi.

..6. HADİS
Ebû Saîd el-Hudrî Hadîsi
“Kim evinden namaza çıkar da ‘Ey Allahım!.. Şüphesiz ki ben Sen¬den, (sen¬den) isteyenlerin Senin üzerindeki hakkı ile istiyorum… Bu yürüyüşüm hakkıyle Senden istiyorum… Şubhesiz ki ben iftihar etmek içinde çıkmadım, kendimi beğenmişlik sebebiyle de çıkmadım, gösteriş için de duysunlar diye de çıkma¬dım… Gazabından ve kızmandan ko¬runmak ve rızanı aramak için çıktım… İşte bu yüzden Senden beni ateş¬ten koruman ve bana günahlarımı bağışlamanı istiyorum… Çünkü kesin¬likle günahları Senden başka bağışlayacak olan hiçbir kimse yoktur’ derse, Allah vechiyle ona döner ve onun için yetmiş bin melek istiğfar eder. “

Şimdi bu hadislere bılındık ıtırazlarınızı yazın bızde tek tek tek o ıtırazlarınızı curutelım

..ITIRAZ :
Ubeydullah Arslan 4-Ömer İbn Hattab, Abbas ibn Abdulmuttalib’in zatıyla değil, duasıyla hem de yaşayan bir kimliğiyle tevessül etti, yaşayan bir müslümanın yaşayan Müslümanlara dua etmesi meşrudur, şimdi soralım bu delili haksızca ileri sürenler, yaşayan bir kardeşine dua eder misin demiyor mu? Diyor O halde Ömer ibn Hattab’ın yaşayan sahabeye gelerek dua etmesini istemesinin sakıncası nedir? Eğer zatla tevessül caiz olsaydı buna en layık olan peygamber değil midir? O halde burada ki tevessül zatla veya ölü insanlar değildir bilakis yaşayan bir müminin duasıyla Allah’a tevessül etmektir.

..CEVAP :
3. HADİS
Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)’ten rivâyet edildiğine göre, ikinci Halife döneminde, Müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman, Halife Hazreti Ömer (radıyallahu anh), Abbâs b. Abdulmuttalib’i (radıyallahu anh)’ı vesile kılarak Allah’tan (Celle Celâluhû) yağmur talebinde bulunur ve şöyle der
“Allah’ım! Bizler daha önce Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk. Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimiz’in amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et. Enes b. Mâlik (radıyallahu anh), Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in bu duâlarından sonra, kendilerine yağmur ihsan edildi¬ğini belirtir.
Her iki tarafın da sahih kabul ettiği bu hadiste, Hazreti Ömer’in ve Hazreti Abbâs’ın duâ ediş şekli açıklanmıyor. Bunu Zübeyr b. Bekkar’ın açıklamalarından öğreniyoruz.
b) İbn Hacer şöyle diyor:
Zübeyr b. Bekkâr, “el-Ensâb” isimli eserinde, Abbâs (radıyallahu anh)’ın duâ ediş şeklini ve vaktini açıklamıştır. Hadisin isnadını zikrederken belirttiği üzere, Hazreti Ömer (radıyallahu anh), Hazreti Abbâs (radıyallahu anh) ile tevessül edince, Hazreti Abbâs şöyle duâ etti:
“Allah’ım! “Günahtan dolayı gelen hiçbir belâ olmasın. Bu belâlar da ancak tövbeyle kaldırılır. Bu insanlar, senin Nebi’ne yakınlığımdan dolayı bana tevessülde bulunup sana yöneldiler. Günahkâr ellerimizi sana uzatıyor ve alınlarımızı senin için secdeye koyuyoruz, bize yağmur gönder!” Sonra devamla “göklerden yağmur dağlar gibi indi.”

Duâ ile Tevessül Diyenlerin Görüşleri
Elbânî, Tevessül adlı eserinde Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiği bu hadis için, ya Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in amcasının makamı ile ya da Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, amcasının duâsı ile tevessül olduğunu söylüyor. Hangisinin doğru olduğuna bir bakalım;
Sahâbe, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında duâla¬rında: “Allah’ım! Nebin Muhammed ve onun hürmeti ve senin katında olan değeri için bize yağmur ver!” mi diyorlardı?. Yoksa Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’la gidip, ondan dileklerinin kabul edilmesi için Allah-u Te¬âlâ’ya tazarru ile yalvarmasını mı istiyorlardı?
Birinci durumda, ne sünnetten ne de sahâbeden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in adını zikredip, Allah’tan (Celle Celâluhû) onun hakkı ve kadri için dilekte bulundukları şeklinde olduğunun, ispatına dair bir tek delil getiremezler.
Aksine sahâbe, ihtiyaçlarının giderilmesi için Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den, doğrudan doğruya kendileri için Allah (Celle Celâluhû)’a duâ etmesini istemişlerdir.
Ayrıca, eğer Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in tevessülü, Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’ın zatı ile veya onun Allah (Celle Celâluhû) katındaki ma¬kamından dolayı olsaydı, niçin Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a te¬vessülü terk etsin ki? Sahâbe-i Kirâm, aşağı olanı alıp, yüce ve şerefli olanı terk edecek kimseler değillerdir.
Zübeyr b. Bekkar rivâyetinin sıhhatli olduğu gerçek değildir. Zira bu rivâyet, Medineli Dâvûd b. Ata’dan gelmektedir. et-Takrib’de belirtildiği gibi, o zayıftır.
Zübeyr b. Bekkar’ın ondan rivâyetini, Hâkim (III, 334) nakleder ve hakkında konuşmaz, susar. Zehebî ise buna bir açıklama getirerek: “Dâvûd metruktür”, der.
Ayrıca rivâyetin senedinde ıztırab/çelişki vardır. Bildiğimiz gibi, bunu Hişam b. Sa’d, Zeyd b. Eslem’den rivâyet etmiştir. Rivâyetinde, “İbn Ömer” yerine “babasından” demiştir. Fakat Hişam, Dâvûd’tan daha güvenilirdir.

Duâ ve Zât ile Tevessül Diyenlerin Görüşü 
a) Buhârî’de Hazreti Enes b. Mâlik’ten (radıyallahu anh) rivayet edilen hadis, her iki tarafa göre sahihtir. Gerek metin, gerekse isnad bakımından sıhhati tartışma konusu yapılmamıştır. Ancak vefatından sonra zat ile te¬vessülü kabul etmeyenler, hadisi tevile tabi tutmuşlardır. Ve Peygamberi¬miz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in amcasının duâsıyla tevessül olduğunu söylemişlerdir.
İbn Abdilberr (v. 463/1071), Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in Abbâs radıyallahu anh ile istiskada bulunmasının sebebini açıklarken şöyle demek¬tedir:
“Yeryüzü, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devrinde, hicretin onyedinci senesinde, şiddetli bir kuraklığa maruz kalmış ve kıtlık olmuştur. Bunun üzerine Ka’b:
— Ey Müminlerin Emiri! İsrailoğullarının başına böyle bir musibet gel¬diğinde, peygamberlerin yakını (Asabe: Baba tarafından yakınlar) ile istiskada bulunurlardı” dedi. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de:
— İşte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın amcası, babasının ben¬zeri/kardeşi ve Haşimoğulları’nın seyyidi!” diyerek Abbâs’a gitti ve hal¬kın içinde bulunduğu kıtlıktan ona yakındı.”
Bu hâdise açıkça göstermektedir ki, Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in Abbâs (radıyallahu anh) ile istiskası, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hiçbir nidayı işitmeyen meyyit olmasından ve Allah nezdinde onun itibarının; mevki ve makamının (cah) olmamasından kaynaklanmış değildir. Hâşâ böyle bir anlayış, apaçık bir iftira olmuş olur.”

Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’ın Hazreti Abbâs ile istiskasının zat ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzaf takdir ederek, rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü de şöyle değerlendirmektedir:
“Peygamberimiz’in amcası ile tevessül ediyoruz /بعم نبينا” cümlesinde Peygamberimiz’in amcasının duâsı ile بدعاء عم نبينا şeklinde mahzuf bir muzaf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati örtbas etmek demektir. “Peygamberimiz’in amcası ile” tarzın¬daki tevessül, Abbâs’ın Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül manasına gelir. Böyle¬likle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile tevessül demek olur.”
İbn Ömer radıyallahu anh, Ebû Talib’in, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’yi öven şu şiirini terennüm eder ve şöyle derdi:
(Ve hiçbir kavim), yüzüyle (veya zatıyla) bulutlardan (insanlar tara¬fından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz (zat)’ı (geriye bırakmadı. )
يستسقى الغمام بوجهه / Yüsteskâl-ğamemu bi vechihi)’deki “وجه” (vech) yüz, Arap dilinde, (zat)’tan kinaye olarakta kullanılır. Buna göre, (zatıyla bulutlardan yardım istenen, her bakımdan ak ve pak bir insan)dan söz ediliyor.
İsteyen tevile gitmeyip, “zatıyla değil, yüzü iledir” de diyebilir.
Mümin olmayan Ebû Talib’in şu sözü, Müminleri nasıl bağlar? diyebile¬cek akıl dâneler çıkabilir. Burada mühim olan nokta, İbnü Ömer’in onu terennüm etmesi ve İmâm Buhârî’nin onu Sahih’ine almasıdır. Üstelik Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın duâsıyla değil, zatı ile tevessül etmek sûretiyle yağmur istemek vardır.
Şevkânî’de şöyle demektedir: “Gerçekten Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile hayatında tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra, ondan başkası ile de sahâbenin sukuti icmaı ile tevessül sabit olmuş¬tur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hazreti Ömer’in Abbâs (radıyallahu anh) ile tevessülünü yadırgamamıştır.
Bana göre, İzzeddin b. Abdüsselâm’ın iddia ettiği gibi, tevessülün ce¬vazını yalnız Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir manası yoktur:
Birincisi, söylediğim gibi, sahâbe icmaı vardır. İkincisi ise, ilim ve fa¬zilet sahibi bir zat ile tevessül, gerçekte onun salih amelleri ile ve üstün meziyetleri ile tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleri ile faziletli olur. Bu durumda, “Allah’ım! falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum” diyen kimse, onun sahip olduğu ilim ve amel ile teves¬sül etmiş olmaktadır.”
“Peygamberimiz’in amcası ile” şeklindeki izafet terkibinde, muzaf ola¬rak duâ lafzını takdir etmek, isabetli gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye ve Elbânî gibi âlimlerin ısrarlı tutum ve davranışları, zat ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edememektedir. Çünkü Hazreti Ömer (radıyallahu anh), Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’ı ya-nına alıp, onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra: “Allah’ım! Bulut da, su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir!” diyerek, uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir ik¬limde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in: “Vallahi bu, (Abbâs) Allah’a (Celle Celâluhû) vesiledir ve onun nezdindeki yeridir/itibarıdır!”
Hasan b. Sâbit’de bunun üzerine şu şiiri söylemiştir:
Reisimiz Ömer duâ etti kıtlıkta
Bulutlar yağmur verdi, Abbâs’ın hürmetine
O Peygamber amcası ve baba yarısıdır.
İşte bu yüzden, o vesile edildi sadece
Allah onun hürmetine diriltti her tarafı
Yemyeşil oldu her yer, o umutsuzluktan sonra

İbn Abdilberr, “el-İstiâb” adlı eserinde Hazreti Abbâs’ın tercüme-i hâlini verirken, bu kıssayı aynen nakletmiştir. Doğrudan zat ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesi ile tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir. Ayrıca, İbn Abdilberr’e göre, birçok tarikten gelen şu rivâyet de, bu noktada aydınlatıcı rol oynamaktadır.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh), istiskada bulunmak üzere Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’ı da yanına alarak (musallaya) çıktı ve şöyle dedi:
“Allah’ım! Biz, Peygamberimiz’in amcası ile sana yaklaşıyor (tekarrub) ve onun şefâatçi olmasını diliyoruz (istişfa). Peygamberin için onu gözet! Nitekim sen, ana babasının iyilik ve salahı yüzünden iki (yetim) çocuğu gözetmiştin.
(Câbir b. Abdullah (radıyallahu anh)’tan rivâyetle, Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak Allah, sâlih bir adamın sâlihliğinden dolayı, çocuğunu ve çocuğunun çocuğunu, beldesini ve çevresindeki beldeleri de salaha erdirir. Ve o aralarında bulunduğu sürece onları muhafaza eder.
İbn Ömer (radıyallahu anh)’den naklen, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
إن الله ليدفع بالمسلم الصالح عن مائة أهل بيت من جيرانه البلاء.
“Muhakkak ki Allah, bir sâlih kul vesilesi ile komşularından yüz evden musibet ve belâyı def eder.”
“Biz, istiğfar ve istişfa’ ederek sana geldik!” Sonra Hazreti Ömer (radıyallahu anh), insanlara yönelerek şöyle seslendi:

فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارً
“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağ-firet dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğulları¬nızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!”
Sonra da Hazreti Abbâs (radıyallahu anh), ayağa kalkarak duâ etti. Hazreti Abbâs’ın gözleri pınar gibi yaş akıtıyordu. (Bu vesile ile Allah’ın yağmur ihsan etmesinden sonra) halk: “Seni tebrik ediyoruz, ey Harameyn sâkisi!” diyerek, Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’a dokunmaya başladı.
Netice itibariyle Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in, dilimizde “Peygamberimiz’in amcası hürmetine” diye duâ etmek şeklinde ifâdesini bulan Haz¬reti Abbâs (radıyallahu anh) ile tevessülünün, öncelikle onun zatı yani, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül manasına geldiği anlaşılmaktadır.

Birden fazla vuku bulan söz konusu vak’adan, Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’ın fazileti, Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’ın tevazu ahlakı, ehl-i beyt ve sâlih zatlarla istiska ve istişfa’ın müstehap oluşu gibi hükümler çıkarılmış bulunmaktadır.
Başka bir rivâyette Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir çocuğun babasını sevdiği gibi amcası Hazreti Abbâs’ı sever ve ona hürmet gösterir ve onun yeminini kendi yemini sayardı.
Ey insanlar! Amcası Hazreti Abbâs (radıyallahu anh) hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gösterdiği bu saygı ve hürmete, siz de riâyet edin. Onu başınıza gelen her türlü musibette Allah’a (duâlarınızda) vesile edinin!
Sâlih zatların, Allah (Celle Celâluhû) nezdindeki mertebesi ile teves¬sülde bulunmanın câiz olduğunu savunanlardan Muhammed Zâhid Kevserî, bu hadisin görüşlerini desteklediğini ileri sürerek şöyle demektedir:
Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’ın bu uygulaması, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde bulunma¬nın cevazına delil teşkil etmektedir. Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in Haz¬reti Abbâs (radıyallahu) anh için:
“Başınıza gelen bu (kuraklık) musibet için Hazreti Abbâs’ı Allah’a karşı vesile ediniz!” ifâdesi “ondan duâ isteyiniz” manasına gelmez. Çünkü Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bu cümleyi, Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’tan duâ etmesini istedikten sonra halka söylemiştir.

İbn Hacer ve İbn Ruşeyd, Hazreti Abbâs’ın “vesile edinin” ifâdesini “duâ isteyin” manasında olmadığını ifâde etmişlerdir. Burada ancak şöyle bir itiraz gelebilir. Şu anda kıtlık musibeti dışında başınıza gelecek olan musibetlerde Hazreti Abbâs’ı, duânızda vesile kılın, kastedildiği söyle¬nebilir. Hâlbuki burada söylenen sözde: “fî mâ nezele aleyküm” geçmiş zaman bildirir. Gelecek zaman bildirmez. Bundan da anlaşılıyor ki, Hazreti Ömer, o an yağmur duâsında bulunan sahâbeye: “Siz de duâ edin, duânızda Hazreti Abbâs’ı vesile kılın!” demiştir.

Eğer başınıza gelecek musibetler kastedilmiş olsaydı, “fîmâ yenzilü aleyküm” denmiş olmalıydı. Burada Hazreti Abbâs’ın zatıyla tevessül olduğu gibi, duâsı ile de vesile kılınmıştır.

Şimdi, Elbânî’nin “bu hadiste duâ ile tevessül kastediliyor” demesinin yanlış olduğunu, esas kastedilenin Hazreti Ömer (radıyallahu anh)’in dediği gibi, bu iki yetimi babalarının salih olmasından dolayı korudun. “Peygam¬berin için onu gözet. Zira onu vesile edinerek sana yaklaşıyoruz” sözü, ayrıca Hazreti Abbâs’ın da, “Bu insanlar Nebi’sine yakınlığımdan dolayı bana tevessülde bulunuyorlar” sözü, ayrıca Hazreti Ömer’in halka: “Abbâs (radıyallahu anh)’ı, Allah (Celle Celâluhû)’a karşı vesile edinin!” sözlerini bir araya getirdiğinizde bu hadiste Hazreti Abbâs’ın önce zatı ile sonrada duâ sı ile tevessül olduğu anlaşılır.

Kevserî, Hazreti Ömer radıyallahu anh’ın, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın zatı ile tevessülü terk edip, Abbâs (radıyallahu anh)’ın zatı ile tevessülde bulunuşunu “Bu olay, daha faziletli biri mevcut olduğu halde, ondan daha az faziletli biriyle tevessül etmenin câiz olduğunu gösterir.” demiştir.

Hazreti Ömer’in, Hazreti Abbâs ile tevessülde bulunmasın sebeplerinden biri de, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hazreti Abbâs (radıyallahu anh)’a olan hürmetine kendisinin de riâyet etmesinden kaynaklanmıştır.
Hâkim, Ebû Zekeriyya Yahya b. Muhammed el-Anberi’den, o da, Ha¬san b. Alî b. Nasr’dan, o da Zübeyr b. Bekkâr’dan, o da, Saîde b. Ubeydillah el-Müzenî’den, o da, Dâvûd b. Ata’ el-Medenî’den, o da, Zeyd b. Eslem’den, o da, İbn Ömer’den rivâyet etti. Hâkim, bu rivâyeti yapar ve susar. Bir şey demez. Bu haberde geçen, İbn Abbâs’ın duâsının sıfatını Zübeyr b. Bekkâr açıkladı. Zübeyr b. Bekkâr, bunu yine Dâvûd yoluyla, Ata’dan, o da, Zeyd b. Eslem’den, o da, İbn Ömer’den rivâyet etti… Ömer (radıyallahu anh) onlara: “O’nu Allah’a vesile ediniz!” dedi.

İTİRAZ :
Dokuzuncusu: İçeriği Ömer radıyallahuanh’ın, bir başkasıyla değil de neden Abbas radıyallahuanhile tevessül ettiğinden ibaret olan, bunun sebebini Nebi aleyhisselam’ın Abbas radıyallahuanh’ı, babası gibi görüp ona hürmet etmesi olarak açıklayan zayıf bir rivayetle, bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışmaktadır.
Sahih olduğu takdirde bile bu söylediğimizden başka bir şeye delil olmayacak olan bu rivayet de zaten, isnadındaki Davud b. Ata nedeniyle zayıftır. Davud için İmam Ahmed “hiçbir şey değildir,” Ebu Hatim “Kavi değil, hadisi zayıf ve münkerdir,” Darakutni “metruktur,” Buhari ve Ebu Zur’a ise “münkeru’l-hadistir” demektedir. İbn-i Hibban da “Hadislerde vehmi çoktur. Hatasının çok oluşundan ve doğrularına galib gelmesinden, hiçbir surette onunla ihticac edilmez.” demektedir.” Özetle, İbn-i Hacer’in de söylediği gibi Davud “zayıftır.” Elbani’nin, iddiasını zayıflatacağından dolayı, Zehebi’nin sözünü makasladığını ifade ettikten sonra, Zehebi’nin sözünü şöyle aktarıyor “Bu rivayet, Banyasi’nin cüzünde ali (ravileri daha az ve en azdiğerinin ravileri kadar değerli veya onlardan daha kıymetli bir)isnadlamevcuddur. Benzeri bir rivayet, İbn-i Abbas’tan sahiholarak gelmiştir. Davud ise metruktur.” Elbani’nin bunusöylememesine ne demeli?”
İlim ehlinin tabirlerine ecnebi olduğu için Banyasi’nin cüzünde uluvv ile olan “bu rivayetin” aynı Davud yoluyla, ancak Hâkim’in şeyhlerinden bir veya daha fazla eksik ravilerle bulunduğunu anlamamaktadır. Bunların, Elbani’nin iddiasını ne şekilde zayıflatacağını bize anlatırsa biz de Elbani’nin bunu söylememesine ne cevap vereceğimizi düşünürüz! Davud’tan bahseden Elbani’nin bütün bunları aktarmasına ne gerek var ki?!
228 İbn-i Hacer, Tehzibu’l-Tehzib, 1/567; Zehebi, Mizanu’l-İ’tidal, 2/13 no: 2512

CEVAP:
Bir: Hazreti Ömer radıyallahuanhu’nun, âhirete göçen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile değil de Abbâs radıyallahuanhu ile tevessül etmesini İbnu Hacer, İbnu Ruşeyd ve başka hadîs imamları birçok rivayete istinaden bir şekilde, Elbânî ve takipçileri hiçbir delile dayanmayan mücerred fikirleriyle daha başka bir şekilde anlamışlar…Hadis imamları, hadislere dayanarak Abbas radıyallahuanhu ile tevessülün ölen ile tevessül edilmeyeceği manasına gelmeyeceğini söylerlerken Elbânî ve takipçileri aksini iddia etmektedirler. Hadis hâfızlarının (İbnu Hacer, İbnu Kesîr ve diğer nice Ehl-i Hadîs’e göre) sahih olanbu ileride gelicek olan 5 hadisteki Mâliküddâr hadisi, buradaki hadise ve başka rivayetlere dayanmanın yanında Selef’den nakledilen onlarca tatbikata da dayanarak Abbas radıyallahuanhu ile tevessülün ölen ile tevessül edilmeyeceği manasına gelmeyeceğini söylemeleri itirazcılar tarafından kabul göremezken desteksiz batıl iddialar nass mertebesinde görülüp gösterilmektedir…
İki: Üzerinde konuşulan Hâkim, Zübeyr b. Bekkâr, ve Belâzurî ve İbnu Asâkir rivâyeti, Buhârî’nin rivâyet ettiği Abbâs radıyallahuanhu rivâyetini tefsir etmektedir. Bunların tamamının rivâyet ettiği metnin yine de zayıf kaldığını ve hüccet olamayacağını farz etsek bile zarar etmez. Zîrâ hadîs ilimlerine ‘ecnebi’ olmayanlar bilirler ki, hüccet olmaya elverişli olmayan zayıf rivayetler de tek başına olarak sahih delillerle sabit olan mübhem veya mücmel meseleleri tefsir etmeye ve açıklamaya kifayet eder; diğer sahih rivayetleri pekiştirici olarak ise haydi haydi işe yararlar.. Nitekim aşağıda gelecektir… İş burada da böyledir..
Üç: Bir isnâdın âlî olması, nâzile göre, ondaki vasıflardan aşağı olmaması ehline malüm şartlarla mutlak veya nisbi bir kuvvet ifade eder. Dolayısıyla Banyâsî’nin rivayetinin isnadında Dâvud bulunsa da isnâdı ona göre nazil olan Hâkim rivâyetinden daha kuvvetli olur. Kaldı ki Banyasi’nin isnadında Dâvud’un bulunduğu zahir değildir; o halde bu zahirden dönmeyi gerektiren en az yeterli bir delile ihtiyaç vardır ki o da gösterilmemiştir.
Dört: Zehebî’nin,‘Benzeri bir rivayet, Enes radıyallahuanhu’dan sahih olarak gelmiştir’ demesi de Hâkim’in bu rivayetinin sahih bir şahidinin var olması demektir; dolayısıyla ortada hiçbir sıkıntı kalmamaktadır. Ne var ki bunu görmemekte veya görememekte yahut da görmezden gelmektedirler…
Beş: Hâkim’in rivâyetine şâhid olabilecek âlî isnadlı başka daha kuvvetli bir rivayeti ve Enes’den yapılan benzeri sahih bir rivayeti Elbânî’nin görmezden gelip kendi desteksiz batıl sözünde ısrar etmesini göremeyen gözlere kim neyi gösterebilir?!…Elbânî hadîs ilimlerinden nasibi olan biri olsaydı Hâkim’in rivâyetinin bu şâhidlerle kuvvet bulacağını ve hüccet haline geleceğini, gelmese bile Abbâs hadisini tafsıl etmeye yeteceğini görebilmesi gerekirdi;
Altı: Elbanî’nin Davud’un cerhine dair sözleri bir yere toplamasına gelince… Muhâtabları göz önünde bulundurarak bir tekrar daha yapalım:
(Bir): Evet, et-Takrîb’de, Dâvûd zayıftır denilmektedir; bu doğru; aksini söyleyen de yok..
(İki): Ancak Alâuddîn Muğlatay,“İkmâlü Tehzîbi’l-Kemâl”inde, ‘Dâvûd İbnu Atâ’nın hadîsini, Hâkim, şâhid(haber)lerde, rivâyet etmektedir’ demektedir.
Demek ki, Hâkim bu rivayeti, -itirazcının zannettiği gibi- bilmeden, kendi sahîhlik şartıyla çelişkiye düşerek, yapmadı. Aksine diğer sahîh rivâyetleri pekiştirmek için yaptı. Biz de burada Hâkim’in rivâyetini Buhârî’nin ve başkalarının yaptıkları sahih rivâyeti tefsir için getirmiştik.
(Üç): Her zayıf râvî, âhid ve mutabi için elverişli değilse de şâhidlerde her zaman sıhhat şartı aranmaz ve her zayıflıkla suçlanan râvî, isnadında bulunduğu hadîsi her zaman zayıf yapmaz.. Nitekim Buhârî ve Müslim’de şâhid olarak getirilen birçok rivâyetin senedinde,-az da olsa-zayıflık bulunan râvîler vardır.
(Dört): Zehebî,‘Dâvûd terk edilen biridir’dediği yerin başında, başka şeyler dahî söylemişse de, Elbânî onları, Zehebî’nin bu sözünün başından makaslamıştır.
Zehebîorada şöyle diyordu:
“Bu (rivâyet), Banyâsî’nin Cüz’ünde âlî bir isnâdla mevcûddur. Benzeri bir rivâyet, Enes radıyellâhuanhu’dan sahîh olarak gelmiştir. Dâvûd ise metrûktur.”
Görüyorsunuz değil mi? Burada en can alıcı yer olan “Benzeri bir rivâyet, Enes radıyellâhuanhu’dan sahîh olarak gelmiştir” ibaresi atlanmış!.. sahih bir şahidin şahidi olduğu rivâyet için hangi hükmü ifade edeceğine hiç bakılmaması ve temas edilmemesi elbette ki ibretlik bir davranıştır.
(Beş): Râvîyi veya senedi, sağlam veya zayıf bulmak, büyük ölçüde ictihâdla alâkalı bir mes’eledir… Zayıftır diyenlere de vahiy gelmiyor. Öyleyse ne bildiniz, belki Dâvûd, Hâkim’e göre sağlamdır? Nitekim işinin zâhiride bunu göstermektedir.
(Altı): Kaldı ki, belli şartlarla teaddüd-i turuk (bir rivâyetin senedinin birden çok oluşu) ile zayıf rivâyet hasen mertebesine çıkar. Yani,aynı mes’elede zayıflığı şiddetli olmayan değişik zayıf isnâdlarla gelen aynı haber, yolların birden fazla olmasıyla hasen mertebesine çıkar. Hasen Liğayrihî hâline gelir ve delîl olur. Burada, yollar birden çoktur; hatta Zehebi’nin sözünü ettiği sahih Enes rivayeti bu hususta asıl olmuş olur.
İmâm Kevserî şöyle dedi: İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de şöyle diyor:
Ömer radıyellâhuanhu’nun Abbâs’la tevessül ettiklerine dâir olan sözünde, onların, kendileri içün, Ömer radıyellâhuanhu’nun, ‘Abbâs radıyellâhuanhu’dan yağmur duâsı istemesi’ma’nâsının olduğuna dâir hiçbir delâlet yoktur. Zîrâ iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyerek, Allah cellecelâlühû’dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.
İbnu Rüşeyd şöyle demiştir:
İmâm Buhârî, insanların‘İmâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri’başlığı ile evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etti. Çünkü onlar, O’nunla Allah cellecelâluhû’dan istiyorlar, Allah cellecelâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, istemeleri için O’nu öne geçirmeleri daha münâsibdir. (Fethu’l-Bârî’den nakil bitti.)
İki hadîs hâfızı İbnu Hacer ve İbnu Rüşeyd’in sözleri, O’nunla tevessül etmek demek, O’ndan duâ istemektir, diyenleri yalanlamaktadır…(Kevserî’nin Sözü Biraz Değiştirilerek Bitti.)

(Yedi): Zübeyr İbnu Bekkâr ile Belâzürî’nin senedlerindeki farklılığı, yerini göstermeden, sanki kendisi bulmuş gibi, Fethu’l-Bârî’den alıp hemen, ıztırâbı yani çelişkiyi gördü ve keşfediverdi; ama aynı yerde İbnu Hacer’in, Zeyd’in iki şeyhi olabilir, dediğini dolayısıyla ıztırabın olmayacağını muradettiğini görmedi (!) Olabilir ki, önce babasından, sonra da İbnu Ömer radıyallahuanhumâ’dan almıştır veya aksi olmuştur. Yahut aynı hâdiseye şâhid olan babasını da İbnu Ömer’i de dinlemiştir. Mâni’ olan ne?

“İTİRAZCI :
1- Izdırab, söz konusu rivayetin zayıflanmasındaki yegâne sebeb değildir. Davud’un metruk olduğunu söyledikten sonra Davud’dan rivayet eden Saide b. Ubeydillah el-Muzeni’nin de tercemesini bulamadığını söyleyen Elbani, “sonra bir de senette ızdırab var.” diyerek üçüncü bir vecihten bahsetmektedir.
2- Aynı sayfada bu konudaki umdenin Fethu’l-Bari olduğunu ve Hişam’ın siyakını göremediklerini söyleyen Elbani, bu sözüyle ızdırabı oradan gördüğünü zaten ifade etmekte, iddia edildiği gibi “yerini göstermeden,kendi bulmuş gibi” yapmamaktadır.
3- İbn-i Hacer’in “Zeyd’in iki şeyhi olabilir.” şeklindeki ifadesi olsa olsa ilim ehlinden sadır olmuş acayipliklere bir örnek olabilir. Böyle bir ihtimal iki sahih rivayet arasındaki böyle bir ızdırab iddiası üzerine söylenebilir. Buradaki isnadın Zeyd’e kadar olan bölümü sahih değil ki böyle bir ihtimal varid olsun!! Yani buna engel “hevanın esiri olmak” değil, budur.
4-Hişam’ın Zeyd’den yaptığı rivayetin siyakı nedir bilmiyoruz ki, Davud’unkine muhalif midir, değil midir bir bakalım.

CEVAB:
Bir: Size, bu rivâyetin zayıf olduğunu iddia ederken sadece muztarib olma sebebini gösteriyorsunuz diyen yok; öyleyse “Izdırab, söz konusu rivayetin zayıflanmasındaki yegâne sebeb değildir” sözleri boş laf…
İki: Sâide’nin tercemesini bulamaması kadar tabîî bir şey olamaz… Çünkü o sahanın adamı değildir. Uzun uzun nakilleri tahkîkı değil, nefsinin isteğine uyan gelişi güzel uzatmaları göstermektedir.
Üç: “Elbânî, aynı sayfada, kendi umdesinin Fethu’l-Bârî olduğunu söylemiştir” iddiası doğru değildir; yanlış söylenmektedir. O, sözü edilen yerde sadece, Belâzûrî’den nakilde el-Mısbâh sâhibinin (Abdullah Sıddîk el-Ğumârî’nin) umdesinin Fethu’l-Bârî olduğunu söylemiştir. İbnu Hacer orada, bir ilim adamı ağırlığıyla iki seneddeki değişikliği ortaya koyup telif ederken Elbâni bunun ilk yarısını alıp telif hakkında bir söz dahi etmiyor.
Dört: Te’lîf için böyle bir sahih olma şartının bulunduğu hadis ilimlerinde bilinmeyen bir şeydir. Aksine, birbirine muhalif iki sahih rivâyet arasında da, iki hasen rivâyet arasında da, iki zayıf rivâyet arasında da önce telif, mümkün değilse haricî delil veya karinelerle tercihe gidilir. Bu da mümkün değilse, tevakkuf edilir; yani hiçbiriyle amel edilmez, beklenir. Şu kadar var ki, telif için birbirine zıtmış gibi görünen iki rivâyetin müsavi olması mecbûriyeti yoktur. Sahih bir rivâyetlehasen bir rivayet arasında da önce barıştırılmaları gözetilebilir. Denk olma şartı,‘telif’de değil, tercihte aranan şartlardandır. Nitekim Hişâm’ınisnâdının hasen ve diğerinden daha sağlam olduğunu bilen İbnu Hacer’in yaptığı bu telifi de bizim dediğimizi göstermektedir. İlim ehli bilir ki, cumhura ve Hanefi muhakkıkların birçoğuna göre ‘tercih’, ‘telif’ mümkün olmadığı zaman olur. Burada telif mümkün olduğuna göre söylenenler cahillik mahsulüdür.
Beş: Hâkim’in bu rivâyetinin haddi zatında kendisi de bir şâhid ve müfessir olduğu için siyak değişikliği ve başka sıhhat ile alakalı yanları -bilhassa sahih veya hasen rivayetler bulunduktan sonra- çok da mühim değildir…
Altı: “İbn-i Hacer’in ‘Zeyd’in iki şeyhi olabilir’ şeklindeki ifadesi olsa olsa ilim ehlinden sadır olmuş acayipliklere bir örnek olabilir” lafı da olsa olsa sahibinin cahilliğine verilir. Çünkü iki raviden de rivâyet imkânı ve ihtimâli olan bir kimse, kimi zaman birinden, kimi zaman da diğerinden rivâyet edebilir. Bu da -denildiği gibi- kuvvetli bir ihtimaldir ve benzerleri çoktur.

Burada Hişâm İbnu Sa’d, Zeyd İbnu Eslem’den, O da İbnu Ömer yerine babası Eslem’den rivâyet yaptı. Bununla yanındaki zayıf kabul edilen Dâvûd’un Zeyd İbnu Eslem’den, O’nun da İbnu Ömer radıyallahuanhumâ’dan yaptığı rivâyet arasında hadis ilimlerinin kokusunu alanlarca iki yönden ıztırab bulunmaz:
Birincisi: Rivayet iki şekilde de gerçekleştirilmiş olabilir denilip telife yani araları barıştırılmaya gidilir. Nitekim Eslem’in nasıl ki İbnu Ömer radıyallahuanhumâ’dan rivayet ettiği bilinen bir hakikat ise (et-tehzîb:1/233) oğlu Zeyd’in de hadis aldığı hocaları sayılırken, babasından, İbnu Ömer’den ve başkalarından rivâyet ettiği (et-Tehzîb:3/341) bildirilmiştir. Buna binaen, Hişam’ın isnada ziyadesine bir mani yoktur.
İkincisi: İbnu Hacer’inet-Tehzîb’inden ve diğer ricâl kitablarından da görüleceği üzere Hişâm İbnu Sa’d -hakkında bir takım cerh ve kınama yollu ifadeler bulunsa bile-Buhârî’ninTa’likât’ının, Müslim’in, Ebû Dâvûd’un, Tirmizî’nin, Nesâî’nin ve İbnu Mâce’nin ricâlindendir; İclî’ye göre hasenu’l-hadîstir; Ebû Dâvûd, Hişâm Zeyd İbnu Eslem’denrivâyet etmekte insanların en sağlamıdır demiştir.
Üçüncüsü: Rivâyetler arasında ıztırab bulunduğunu iddia eden Elbânî kitablarının birçok yerinde Hişâm’ın hasenül-hadîs, bulunduğu isnadlarında hasen olduğuna hükmetmiştir.
Birkaç tanesi : İrvâu’l-Ğalîl(1/49,63,2/103,226,4/90,5/94,6/64,7/358), Silsiletü’z-Zaîfe(24/799), Difâ’ Ani’l-Hadîsi’n-Nebevî (1/87)
Bunlar sadece on tanesi.. Daha niceleri var…
Sekiz: Şu halde te’life gidilmezse Dâvûd’dan söz birliğiyle daha sağlam olan Hişâm’ın rivâyeti kesinlikle tercih edilir ve ortada ıztırab kalmaz. Buna rağmen hala ortada ıztırab da var diyen kimse, ya bu ilmin câhilidir.
Dokuz: Hasenu’l-Hadîs olan Hişam’dan ve O’nunla aynı zamanda yaşayan ve zayıf kabul edilen Dâvûd’dan aşağıda yer alan kimselerin kim oldukları -İbnu Hacer –Bunu Belâzurîde Hişâm İbnu Sa’d yoluyla Zeyd İbnu Eslem’denrivâyet etti dediğine ve bu hususta açıklama yerinde sustuğuna göre- çok mühim değil… Çünkü “Bunu rivâyet etti” demesi,-lafzında küçük farklılıklar bulunsa bile- rivâyetin Hâkim’in ve İbnuBekkâr’ın siyakı olduğunu ortaya koyuyor.
On: Ricâl, tabakat kitablarına ve tarîhe âşina olan kimseler iyi bilirler ki, Hişâm’ın yüzü aşkın râvîsi arasında Sâide diye her hangi bir isim yoktur.
Rivâyetin isnadı:
Belâzürî’nin kendisi ise malüm ve meşhurdur. Zehebî O’nu,“Allâme, edîb ve musannif Ebû Bekr Ahmed İbnu Yahyâ İbni Câbir el-Bağdâdî el-Belâzürî (Ö:270’den sonra) şeklinde tanıtır, İclî’den, Affân’dan, Ali İbnu Medînî’den ve başkalarından hadis aldığını der ve hakkında hiçbir cerh zikretmez. (Siyer:10/538)
Ebû Bekr Muhammed İbnuAhmed el-Verrâk, makbuldür; Hatîb O’ndan överek bahsetmiştir.(Târîh:1/287)
İshâk İbnu Behlûl(Ö:252) “Hâfız, sika, allâme..dir” (Zehebî, Siyer:10/332)
Muhammed İbnu İsmâil İbnu Ebî Fudeyk. Şeyhlerinden biri Hişâm İbnu Sa’d olan bu zat, Buhârî ve diğer Kütüb-i Sitte ricâlinden olup İbnu Maîn sika, Nesâî de zararsız olduğunu söylemiştir. İbnu Hibbân O’nu es-Sikât’ında zikretmiştir. İbnu Sa’d çok hadîsrivayet eden biridir, ama hüccet değildir, Zehebî (Siyer:8/314), “İmâm, sika muhaddis” demişlerdir. Kısacası O, sikadır; rivâyeti sahihtir, değilse, en azından hasendir. Buhârî’nin dediğine göre 200 senesinde ölmüştür.
Hişâm ve yukaridakiler ise bellidir. Şu halde rivayet sahihtir; değilse hasen olmaktan aşağı düşmez.
.. İTİRAZ :
Ubeydullah Arslan 7-Allah ile kul arasında vasıta edinenler Allah’ın şu ayetini delil getiriyorlar, “35. Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”(Maide-35) . “Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir azaptır.” (İsra-57) Bu ayetlerde yer alan vesileyi, Allah ile kul arasında vasıta olacak mahluklardır diye tefsir ederler. OYSA Bu tefsir batıldır. Tefsir imamları böyle bir tefsir yapmış değildir. Aksine tefsir imamları ayette yer alan vesileyi, Allah’a şirk koşmadan ibadetle yakınlaşmaya sebep olan itaatler olarak tefsir etmiştir.

..CEVAP
Zat ile Tevessülü Kabul Edenlerin Görüşü

Tevessül İle İlgili Âyetler
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ
“Ey imân edenler! Allah-u Teâlâ’dan korkunuz. Ona yaklaşmak için vesile arayınız!”

Cenab-ı Hak’ka yaklaşmak için vesile aramak, bu maksada götürecek her türlü meşru yola başvurmak demektir. Zira burada zikrettiğimiz âyetlerde vesile kelimesi genel anlamda zikredilmiş ve kişiyi Allah-u Teâlâ’ya yaklaştıracak vesilenin ne olduğu hususen belirtilmemiştir. O halde buradaki vesile, tek bir şey değildir. Kulu, Rabbine yaklaştıracak ve ilâhî huzurda kabul görmesini, sevilmesini sağlıyacak her şey vesilenin içine girmektedir.

Âyette hâslık veya tahsis, yani belli bir tahdid, sınırlandırma yok. O halde aranılabilecek vesileler, hükümleri farz, vacip, sünnet, müstehap, mendup ve mübah olan vesileler olabilir. Öte yandan mekruh ve haram vesileler dahi varsa da, Kitap, Sünnet, İcmâ veya Kıyas ile sâbit olan mekruh ve haram vesileler (vâsıtalar) ile Allah’a yaklaşılamaz.
Kitab, sünnet, icmâ ve kıyas ile sâbit olan farz, vacip, sünnet, müste-hab, mendub ve bir kısım mübah vesileler aranması, bu âyet içine girer. Hakkında lehte ve aleyhte delil bulunmayan mubahlarda, “ameller sadece niyetlerledir ve kişi için niyet ettiği vardır” hadisi gereğince, kimi zaman mendub veya müstehab olurlar.
Yani farz, vacip, sünnet, müstehab ve mendub vesileler yanında, mü-bah vesileleri niyetlerimiz ile Allah’a yaklaşmaya sebep yapabiliriz. Bunların sınır ve sayısı olmaz. Yerine göre yalnız yaşamak… Şartlarına uyan uzlet… Şer’î ölçüler içersinde kırlarda gezinmek… Kuvvetten düşmeyecek derecede az yemek… Mübah nimetlerden şükretmek için yemek, hesabın¬dan kurtulmak için mübah nimetlerden uzaklaşmak… Riyasız ve kibirsiz olarak nuranilik kazanmak ve hikmet elde etmek için mübah sözleri sarf etmemek v.s… Hâsılı ibadetlerinize vasıtalı, vasıtasız yardımı olacak her mübah araç, bu haysiyetlerle meşru vesilelerdendir.
يَآأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Ey imân edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah’tan yardım dileyin!”
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ
“Ey Muhammed!) Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek ola¬rak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edil¬miş, ötekinden kabul edilmemişti…”
Hazreti Âdem’in iki oğlu Allah’a yaklaşmak maksadıyla O’na kurban sunmuşlardır. “Kurban” kelimesinin anlamı Allah’a yakın olmaktır.
عن ابن عباس رضى الله عنهما قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
تفكروا فى خلق الله ولا تتفكروا في الله، فإنكم لن تقدروا قدره.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın mahlûkatı hakkında tefekkür edin. Allah’ın Zatı hakkında te¬fekkür etmeyin. Zira siz onun kadrini takdir edemezsiniz (O’nun Zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.)”
Hadis-i şerife göre, yaratıkları düşünmek emredilmiştir. Mutasavvıfların anlayışlarından anladığımıza göre, düşünülmeye en layık olan, Allah’ın (Celle Celâluhû) en mükemmel tecellisi olan insanı kâmil’in sûretidir. Burada “düşünmek” vesile kılınmıştır.
İbn Teymiyye şöyle demektedir:
“Sen bir şahsı Allah için seversen, doğrudan Allah’ı sevmiş olursun. Sen o şahsı ne zaman kalbinde tasavvur etsen, Cenab-ı Hak’kın sevgilisi olan birisini tasavvur etmiş olursun ve böylece onu sevmiş olursun. Böylece senin Allah için ve Allah’a olan mahabbetin daha fazla artmış olur.
Nitekim sen ne zaman Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i, ondan önceki peygamberleri ve onların izinden gidenleri hatırlayıp, onları kalbinde veya kafanda tasavvur etsen, senin bu durumun, kalbini onlara her türlü nimetleri veren Allah’ı sevmeye çeker götürür. Sen bu insanları Allah için seversen, Allah’ın sevgilisi olan zat da seni Allah sevgisine çeker götürür.”
Vesile edinen bir kimse, Allah (Celle Celâluhû)’ın bir şeyi ya da kişiyi sevdiğinden dolayı onu sever ve Allah’ın değer verdiği o şeylere olan sevgisine güvenerek onları Allah’a vesile eder.
Tevessülde bundan farklı bir amaç güdüyorsa, vesile o kişiden beridir zaten. Tevessül eden kişi, vesile edindiği şeyleri, Allah (Celle Celâluhû) gibi menfaat ve zarar verebilecek bir şey olarak kabul ediyorsa, müşrik olur.
“Allah onları sever, onlar da Allah’ı” âyet-i kerimesinde işaret edilen Allah’ı seven ve Allah’ın da kendisini sevdiği kullardan olduğuna olan inancından dolayı, onunla Allah’a tevessül etmektedir.
Allah-u Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecektir: “Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları, gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde arşın gölgesinde gölgelendireceğim.”
Dikkatli düşünüldüğünde, vesile edilen şahsa karşı duyulan bu muhab¬bet ve güvenin, onun işlediği sâlih ameller yüzünden olduğu anlaşılır. Yani tevessül eden kişi, tevessül ettiğinde, sanki şöyle demiş olmaktadır:
“Allah’ım! Ben falan kişinin seni sevdiğine, senin için amel edip yolunda çalıştığına inanıyorum. İnanıyorum ki sen de onu seviyorsun, ondan razısın. İşte bunun için onu seviyor ve ona olan muhabbetimden dolayı şöyle şöyle yapmanı istiyorum.”
Tevessül eden kişi yaptığı ile bunu demek istemiştir. Vesile eden kimse bu niyetini açıkça söylemez. Zira yerde ve göklerde olan her şeyi, gözlerin görmediği, kalplerde gizli olanları bilen Allah’tan hiçbir şeyin gizli olmadığını bilir ve bu yüzden çoğu zaman böyle uzun uzadıya ifâdeler kul¬lanmadan, kısaca “onu vesile ediyorum” demekle yetinir.
Bir kimsenin “Allah’ım! Senin Peygamber’ini vesile kılıyorum” demesi ile “Allah’ım! Senin Peygamberine olan sevgimi sana vesile kılıyorum” demesi arasında bir fark yoktur. Zira ilk ifadeyi söylemesi de, sadece Peygamber’e olan imân ve muhabbeti sebebiyledir. Bu muhabbet olmasa zaten onu vesile kılmazdı. Velileri ve salih insanları vesile etmek, aynen peygamberlerle yapılan bu tevessül gibidir. Bu anlattıklarımız vesile edinme konusundaki ihtilafın sadece sûreta bir ihtilaf olduğunu ve hakiki olmadığını göstermektedir. Bu durumda, bu tefrikaya ve oluşan sunî düşmanlıklara, peygamberlerle ve sâlih zatlarla vesile yolunu tutan kimseleri, küfürle it¬ham etmeyi gerektirecek hiçbir sebep kalmamaktadır.

Bir yanda, kişi ile Allah (Celle Celâluhû) arasına mahlûkatın vasıta (aracı) yapılamayacağını söyleyen, öte yandan da, bir Müslüman’da bizi bağışlaması için Allah’a bizim adımıza dua etmesini öne sürerek, tevessül edilebiceğini ifâde edenler, aslında o kişiyi aracı kılmış olurlar. Allah’ın (Celle Celâluhû), “Allah’tır, sizi ve yapmakta olduklarınızı yaratan” buyur¬duğunu ve amellerinde mahlûk olduğunu bilmezler mi aceb?

“وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ / O’na (ulaşmaya) vesile arayınız”
Bu âyet, çerçevesini çizdiğimiz vesile ve tevessülün de meşrû olduğu¬nun bir delili olup, imânla, amellerle ve şahıslarla tevessül etmeyi dahi içine alır. Tevessül denilince, her ikisi de hemen akla gelir.
Bu âyetin şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek, ne sırf rey/görüş iledir, nede lugatın genelliği iledir.
Aksine bu, İbn Abdilberr (v. 463/1071)’in el-İstiâb’ındaki bir rivâyette vardır: Hazreti Ömer (radıyallahu anh), Hazreti Abbâs (radıyallahu anhumâ) ile istiskâ ettikten sonra şöyle demişti:
“Vallahi bu, Allah’a bir vesiledir. Ve onun katından bir rütbedir.”
Ömer (radıyallahu anh)’ın, Abbâs (radıyallahu anhumâ) için:
“Başınıza gelen bu musibet (kuraklık) için, Hazreti Abbâs (radıyallahu anhuma)’yı Allah’a karşı vesile edin!” ifâdesi “ondan duâ isteyin” manasına gelmez. Çünkü Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bu cümleyi Hazreti Abbâs (radıyallahu anhumâ)’dan duâ etmesini istedikten sonra, halka söylemiştir.
İbn Hacer ve İbn Ruşeyd, Hazreti Abbâs’ın “vesile edinin” ifâdesinin, duâ isteyin manasında olmadığını ifâde etmişlerdir. Burada ancak şöyle bir itiraz gelebilir. Şu anda kıtlık musibeti dışında başınıza gelecek olan musibetlerde, Hazreti Abbâs’ı duânızda vesile kılın, kastedildiği söylenebilir. Hâlbuki burda söylenen sözde “Fîmâ nezele aleyküm” geçmiş zaman bildirir. Gelecek zaman bildirmez. Bundan da anlaşılıyor ki, Hazreti Ömer, o an yağmur duâsında bulunan sahâbeye: “siz de duâ edin, duânızda Hazreti Abbâs’ı vesile kılın” demiştir. Eğer başınıza gelecek musibetler kast edilmiş olsaydı. “Fîmâ yenzilü aleyküm” denmiş olmalıydı. Burada Hazreti Abbâs’ın zatıyla tevessül olduğu gibi, duâsıyla da vesile kılınmıştır.
اذْهَبُوا بِقَمِيصِي هَذَا فَأَلْقُوهُ عَلَى وَجْهِ أَبِي يَأْتِ بَصِيرًا
“Şu gömleği götürün de babamın (Yakub’un) yüzüne sürün! O za¬man görmeye başlar.”
فَلَمَّا أَنْ جَاءَ الْبَشِيرُ أَلْقَاهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا
“Vakta ki (gömleği getiren) müjdeci geldi. Onu yüzünün üzerine bıraktı da, o hemen çok iyi gören bir kimse oluverdi.”
Bu nasıl oluyor? Hazreti Yusuf (aleyhisselam)’ın gömleği, Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cübbesi (ileride geleceği üzere) gibi şeylerin, Allah’ın ancak yapacağı bir şeyde (körü iyileştirmek gibi) bir bez parçası nasıl vesile kılınabiliyor? Buna ne diyeceksiniz? Elbetteki bir bez parçası gibi şeyle, bu gibi hadiselerin tezâhürü (körün iyileşmesi vs.) ancak Allah’ın izniyle vesile kılınmasıyla ortaya çıkmaktadır. Allah, bir bez parça¬sını vesile kılıyorsa, kimbilir Allah dostlarını nelere vesile kılar?

Bu Ayete Yaptığımız Yoruma İtirazlar Ve Cevaplar
İTİRAZ:
Nebi (aleyhisselam)’ın ve Selef’in Allah’a yaklaşma türünden muayyen bir uygulamayı yapmamış, yani terketmiş olmaları, o uygulamaya delalet ettiği zannedilen umumi naslardan ve kıyasdan önce gelmektedir.
Yani hiç kimse, umumi naslardan ve kıyastan hareketle oldugunu iddia ederek, Nebi aleyhisselam’ın ve Selef’in yapmadığı hususi bir uygulama icad edemez. Onların terkettiği bu hususi uygulamayla amel etmek ve bununla Allah’a yakınlaşmaya çalışmak asla caiz değildir. Zira onların, hayra ve fazilete olan hırs ve gayretleriyle birlikte böyle hususi bir uygu¬lamayı terketmiş olmaları, ancak ve ancak böyle bir uygulamanın yapılmayacağını bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin, bayram nama¬zıyla ilgili umumi delillerden hareketle, hacıların bayram günü Mina’da bayram namazı kılmalarının meşru olduğunu söyleyebilmenin önündeki tek engel, Nebi aleyhisselam ve selefin bunu terketmiş olmaları¬dır. Yoksa, hacıların Mina’da bayram namazı kılmalarını yasaklayan “zayıf da olsa” bir delil bulunma¬maktadır. Yani onların bu hususi uygulamayı terketmiş olmaları, konuyla ilgili umumi delilleri tahsis etmekte ve onlar¬dan önce gelmektedir.
Aynı şekilde tavaftan sonra kılınacak iki rekatlık tavaf namazıyla ilgili delillerden hareketle, Safa ve Merve arasını say etmeye de tavaf adı verilmektedir diye kıyas edilerek, saydan sonra da iki rekat tavaf namazı kılmanın meşru olduğunu söyleyebilmenin önündeki engel, yine onların bunu terketmiş olmalarıdır. Yoksa, saydan sonra iki rekat tavaf namazı kılmayı yasaklayan “zayıf da olsa” bir delil bulunmamaktadır. Yani onların bunu terketmiş olmaları böyle bir kıyasın yapılabilmesine manidir. Binaenaleyh, bazı nasların umumundan hareketle veya benzer olduğu düşünülen diğer meşru uygulamalara kıyas edilerek, Nebi (aleyhisselam)’nin ve Selef’in uygula¬madığı hususi bir tatbikatın, Allah’a yaklaştıracak vesi¬leler kapsamına gireceği söylenemez. Söz konusu hususi tatbikat hak¬kında “zayıf da olsa” yasaklayıcı bir delil bulunmasına da gerek yoktur. Onların terketmiş olma¬ları, bunun Allah’a yakınlaştıracak bir vesile ol¬madığının, aksine O’ndan uzaklaştırıp cehenneme yaklaştıracak bir vesile olduğunun en açık ve en kesin delilidir.
CEVAP:
“Terk”lerin hükmü ilim ehline ma’lûmdur; onu cehl-i mürekkeb sahib¬lerine anlatıp kabullendirmek mecburiyetimiz yoktur…
Şâri’in Terk’i Neyi İfâde Eder? Biz onu anlatalım:
Resûlüllâh (sallellâhu aleyhi ve sellem) efendimiz veya ashâbının yap¬ma¬dığını yapmanın hükmü nedir? Terk, yani bir şeyin Efendimiz (sallellâhu teâla aleyhi ve sellem) ile ashâbı tarafından yapılmamış olması onun harâm olduğuna veya câiz olmadığı’na delîl midir? İddiâ edildiği gibi, râbıta, onlar tarafından yapılmadıysa, ona ne hüküm verilecektir? Terk, yapmama işi demektir. Bu yüzden bu husûs, Usûl-i Fıkh’ın Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem) efendimiz’in fiilleri bahsiyle alâkalıdır.
Hâfız Muhaddis Allâme Abdullah Muhammed Sıddîk el-Ğumârî bu husûsla alâkalı olarak yazdığı “Hüsnü’t-Tefehhüm ve’d-Derk” isimli ese¬rinde terkin ne harâmlık ne de mekrûhluk delîli olmadığını etrâflıca an¬latmakta¬dır. Sözünü ettiğimiz risâleden bir kısmını aktarmayı kâfî görü¬yoruz:
Hâfız Ğumârî şöyle diyor: Yalnız başına terk, kendisiyle beraber terk edilenin yasaklanan bir şey olduğuna dâir bir nass bulunmadıkça, onun (terkedilen şeyin) harâmlığına delâlet etmez. Aksine o işin en fazla, meşrû’ olduğunu gösterir. O terk edilen (yapılmayan) işin mahzûrlu oluşu ise tek başına terkten anlaşılmaz.
İmâm Ebû Saîd İbnu Lübb (701-782), namazdan sonraki duâyı bunun bu şekilde yapılmasının Selef’in yaptığı bir iş olmadığı gerekçesiyle mekrûh gören(ler)e cevâben şöyle dedi: Bu (Selef’in şu duâyı bilinen şekliyle yap¬madığına dâir olan) nakil doğruysa, bu terk, ancak terkin o terk edilende câiz olduğu ve onda zorluk ve darlığın bulunmadığı hükmünü gerektirir. Bilhassa duâ gibi şerîatte yerleşmiş umûmî bir temel esâsa dayanan husûsta terk edilenin harâm veya mekrûh oluşunu ise hiç gerek¬tirmez.
Ebû Dâvud ve Nesâî, Câbir İbnu Abdillâh (radıyellâhu anhu)’dan rivâyet ettiler: Resûlüllâh (sallellâhu aleyhi ve sellem)’in iki işinden ikincisi, ateşin (pişirerek) değiştirdiği şey(-i, yemeği yemek)den dolayı abdest almayı terk etmektir… Bunu mes’elemizle alâkalı olarak delîl getirmek açık bır husûstur. Zîrâ ateşle pişen yemekten dolayı abdest almak vâcib ol¬saydı, Resûlüllâh (sallellâhu aleyhi ve sellem) abdest almayı terketmezdi. Mâdem ki terk etti, bu, onun (câiz olmadığını değil) vâcib olmadığını gösterir.
İmâm Ebû Abdillâh et-Tilimsânî (Ö:771) şöyle dedi: Bir hüküm bildir¬mekte fiil’e (yapmaya), katılan şeylerden biri de terktir (yapmamaktır.) Zîrâ Resûlüllâh (sallellâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in fiili (bir şeyi yap¬ması) ile harâm olmamaya delîl getirilirse, terki (yapmaması) ile de vâcib olma¬maya delîl getirilir. Bu, ashâbımızın (Mâlikî İmâmlarının) ateş dokunan (ateşte pişen) şeyler(i yemek)ten dolayı abdestin (vâcib) olmadığına delîl getirmeleri gibidir… Çünki, belki o anda onu yapmalarına bir mâni’ vardı. Veya ondan daha fazîletli bir şeyden ötürü, yâhut onun bilgisi hep¬sine ulaşmadığından, onu terk ettiler, yapmadılar.
İmâm Buhârî, Sahîh’inde, Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem)’ye, yaptık¬ları işlerde uymak bâbında İbnu Ömer (radıyellâhu anhuma)’den şöyle dedi¬ğini rivâyet etti: Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem) bir altın yüzük edindi. İn¬sanlar da derhâl altın yüzükler edindiler. ‘Ben bir altın yüzük edindim’ dedi, hemen ardından onu attı ve ‘ben onu ebediyen giymeyeceğim’ bu¬yurdu ve insanlar yüzüklerini derhâl attılar.
İbnu Hacer, (İmâm Buhârî, Sahîh’inde) bu misâlle iktifâ etti. Çünki o (misâl), yapmak ve terk etmekte (yapmamakta) O’na (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’e) uymayı ihtivâ etmektedir, dedi.
Ben (Ğumârî) şöyle derim: İbnu Hacer’in terk etmek tabîrinde mecâz kullanılması vardır. Çünki, atmak fiildir. Onlar ona (şu) fiil’de uydu¬lar. Terk edip bir daha yüzük takmamak şu fiilin netîcesidir… Yine biz Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem)’ye, ondan sâdır olan her bir şeyde uymayı inkâr etmeyiz. Aksine onda (şu uymakta) fevz ve seâdet görürüz. Lâkin Mevlid- i Nebevî ve Mi’râc gecesinde olduğu gibi, yapmadığının da harâm (veya mekrûh) olduğunu söylemeyiz. Çünki bu (harâmlık iddiâsı) Allah (celle celâlühû)’a yapılan bir iftirâdır. Kezâ, Selef’in bir şeyi terk etmesi, yani yapmaması da o işin mahzûrlu (yasaklanmış) olduğunu göstermez.
İmâm Şâfiî şöyle dedi: Hiçbir şey, -şerîatten dayanağı varsa- Selef onu yapmasa bile bid’at değildir. (Ğumârî’den nakiller bitti.)
Dârekutnî, Taberânî, Beyhakî, Hâkim ve başkaları, Ebû Sa’lebe el-Huşanî (radıyellâhu anhu)’den Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivâyet ettiler:
إِنَّ الله تَعَالَى فَرَضَ فَرَائِضَ فَلاَ تُضَيِّعُوهَا وَحَدَّ حُدُودًا فَلاَ تَعْتَدُوهَا وَنَهَى عَنْ أَشْيَاءَ فَلاَ تَنْتَهِكُوهَا وَسَكَتَ عَنْ أَشْيَاءَ مِنْ غَيْرِ نِسْيَانٍ لَهَا رَحْمَةً لَكُمْ فَلاَ تَبْحَثُوا عَنْهَا
‘Hiç şüpheniz olmasın ki, Allah (celle celâlühû) birtakım farzlar yaptı, öyleyse onları zâyi etmeyiniz. Bazı şeyleri de harâm etmiştir, o hâlde on¬ları işlemeyiniz. Bir kısım şeyler hakkında unutmak olmaksızın, sizin için bir rahmet olarak bir şey söylemeyip susmuştur onları araştırmayınız, karıştır¬mayınız.’
-Yine Bezzâr ve Hâkim Ebu’d-Derdâ radıyellâhu anhu’dan Nebî (sallellâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivâyet ettiler:
‘Allah (celle celâlühû) Kitâb’ında neyi helâl yaptıysa, o helâldır. Neyi harâm yaptıysa, o harâmdır. Ne hakkında da sustu ise, o affedilmiş bir şey¬dir (mübâhtır). O hâlde Allah (celle celâlühû)’tan âfiyetini kabûl ediniz. Zîra Allah (celle celâlühû) hiçbir şeyi unutmaz. Sonra, Rabbin unutan değildir (unutmaz)’ âyetini okudu.
İTİRAZ:
İkincisi: Ayette geçen “vesile” kelimesini İbn-i Manzur şöyle açıklamaktadır: “Bir amelle ona yaklaşmak istendiğinde bir vesileyle ona tevessül etti denir.” “Filanca Allah’a tevessül etti.” demek, “O’na yaklaştıracak bir amel işledi.” demektir.

Cevheri de aynı manaya işaretle şöyle demektedir: “Filanca, ‘Rabbine vesile ile tevessül etti.’ denir. Yani bu ‘Bir amel ile O’na yaklaştı.’ demektir.” Müfessirler de, ayette geçen “vesile” kelimesini “kurbet” (yakınlık, yakınlaşma) olarak açıklamakta,“O’na vesile arayın.” ifadesinin, “O’na yaklaştıracak şeyler arayın.” anlamına geldiğini söylemektedirler. Bunun tefsirini de,“Yani ‘salih amellerle,’ ‘ibadetlerle,’ ‘taatlerle,’ ‘emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmayla’ ve ‘O’nu razı edecek işlerle’” diyerek yapmaktadırlar.

İbn-i Kesir, 3/390 148 “Ameller ile O’na yakınlaşmak” Taberi, 8/403 149 “O’nu razı edecek amellerle, O’na yakınlaşmak isteyin” vesilelerden kasıt, ibadetler ve taatlerdir.” Garaibu’l-Kur’an, 2/585-586 155“taatlerin yapılıp kötülüklerin terkedilmesiyle Allah’a yakınlaştıracak şeyler hakkında kullanılmıştır
Şeriatta vesile, Allah’ın rızasını kazanmaya, Cenab-ı Hakka manen yaklaşmaya sebep olan herhangi güzel bir amelden ibarettir.” Ömer Nasuhi Bilmen, Tefsir, Maide, 35

CEVAP:
Buraya kadarki lügat ve tefsir malümatı tartışma noktasıyla alakalı olma¬yan yersiz ve lüzumsuz uzatmalar… Bir kimsenin zatıyle tevessül etmeniz, aslında onun salih amelleri ile veya ona olan sevgi amelinizle tevessül etmek demek olup olmadığını isterseniz imamlarınızdan Şevkânî’ye sorun, “ed-Dürrü’n-Nadîd” isimli eserine bakın…
Şevkânî: (v. 1250/1834) Allah-u Teâlâ’ya fazilet ve ilim sahibi zatlarla tevessül etmek, hakikatte onların salih amelleri, faziletleri ve mezi¬yetleriyle tevessül etmek demektir. Zira fâzıl zat, ancak yaptığı amellerle faziletli olur.

İTİRAZ:
“Bil ki burada vesilenin manası, ulemanın cumhura göre, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdikleri ölçüsünde ve ihlasla emirlerine imtisal edip yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a yaklaşmaktır. Zira O’nun rızasına ulaştırıp O’nun katındaki dünyevî ve uhrevî hayırların elde edilmesinin yegane yolu budur..” Edvau’l-Beyan, 2/116
CEVAP:
Ahmed İbnu Hanbel, Buhârî’ ve başkalarının rivayet ettikleri “Emir ve yasaklar”ın dışındaki “tavsiye ve irşadlar”ın ve “nafile ve tatavvu”ların da Allah’a yaklaştırıcı olduklarını ifade eden “Kulum bana nafilelerle dur¬ma¬dan yaklaşır…” ve benzeri hadisleri hesaba katmıyorsunuz.

İTİRAZ:
Alusi, ayetin tefsirinde şunları söylemektedir: “Bazı insanlar bu ayeti, salihlerden medet istemeye, onları Allah ile kullar arasına aracı kılmaya delil getirmektedirler. Onların bir kısmı, Allah’ın salih kullarından ölü veya gaib/uzakta olan birisine seslenip “Ey filanca, Allah’a dua et de beni şöyle şöyle rızıklandırsın.” demekte, bunun vesile istemek babından olduğunu zannetmektedir… Bunların hepsi, haktan fersah fersah uzak şeylerdir. Bu makamda meselenin tahkiki şudur: Dua istemek manasında, yaratılmış bir kimseden medet bekleyip onu vesile kılmak, eğer kendisinden dua istenilen kişi hayatta ise şüphesiz caizdir. Ancak kendisinden dua istenilen kişi,ölü veya gaib ise,bunun caiz olmadığında ve Selef’ten hiç kimsenin yapmadığı bir bid’at olduğunda hiçbir 170“

CEVAP:
Âlûsî: (v. 1270/1853) Peygamber Efendimiz, zatı ve makamı ile tevessülü kabul ediyor.
Âlûsi’ aynı kaynakta Allah’ın katında üstün bir yeri olduğu kesin bilinen kimse ile de tevessül edilebileceğini söylüyor. (Yani “dostlarının hatırına” denilebilir.) Ancak dostun Ahmed Efendi hatırına denmez; diyor. Çünkü onun Allah katında rütbesi var mı, yok mu bilinmiyor. Bu yüzden onunla tevessül, Allah’a karşı bir cür’ettir, diyor Alûsi.
Biz de deriz ki, burada hüsnü zan asıldır. Müminin cenaze namazı ve müminliğine şahitlik gibi. En fazla olsa olsa kişi yanılmış olur, endişe yer¬sizdir.
Âlûsi: “Allah’ın (Celle Celâluhû) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e olan sevgisi sebebiyle” tevessül edilmektedir. Tevessülün hikmeti burada saklı olsa gerek. İleride yedi hadis tahriçinde görceğiniz gibi gerek Resulullah gerek sa¬habe zat ile tevessül yapmış.

İTİRAZ:
Taatle ve O’nu razı edecek amellerle O’na yaklaşın. Zira O’na yaklaş¬tıra¬cak vesileler bunlardır. Salihlerle ve O’na yakın olan velilerle tevessüle dair ise sahih bir nas varid olmamıştır. Aksine Ebu Hanife ve öğrencileri, bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu manada bir tevessülü akıl da inkar etmekte, şeriat da reddetmektedir. Ne bu ayette ne de bir başkasında buna dair bir delil yoktur.” Tefsiru’l-Vadih, 1/225 171
CEVAP:
Ebû Hanîfe ve talebelerine iftira atıp sözlerini çarpıtıyorsunuz.
Tevessülü kabul etmeyenler, Ebû Hanîfe’nin tevessülü kabul etmedi¬ğini söylüyorlar. Doğru olan ise, Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür. Doğrudur.
Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı, Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mute¬zile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hür¬metine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr ettiğine dair, mezhebin¬den hiçbir kimse, İmâm A’zam’dan böyle bir haber nakletmemiştir.
İmâm-ı Azam’a isnad edilen sözdeki ”hakkı için” ifadesiyle ilgili olarak izahatı Hanefi uleması yapmıştır, Molla Ali el-Kâri de yapmıştır. Bir Hanefi’ye düşen kendi mezhebinin imamının sözlerini tahric eden Hanefi ulularının görüşlerine uymaktır. İmâm-ı Azam’ın sözünü kendi mezhebinden olmayan hatta taklidi reddeden kimselerin tahriciyle anlamaya kalkacak değiliz.
Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mek-ruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet mânâsında kimsenin, Allah (Celle Celâluhû) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazîm mânâsında kullanıldığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah (Celle Celâluhû)’ın: “O’na varmaya vesile arayın!” buyurduğunu ve bunu el-Hısnü’l-Hasîn’de de yazdığına göre, duânın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarıdaki hadisin geldiğini söylüyor.
Hanefî âlimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr’ kitabının önsözünde şöyle dua ediyor:
Ben Allahü Teâlâ’ya Nebiyy-i Kerim’i (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ehl’i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam A’zam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı af buyurmasını niyaz eylerim. Diyerek İmam A’zam ile tevessül ediyor İbn Âbidîn .
Bu konuda daha fazla bilgi için geride geçen Ebû Hanîfe nin tevessül ile ilgili görüşüne bakabilir.

ŞİMDİ UBEYDULAH KARDES BEN SIZIN YAZDIKLARINIZA TEK TEK CEVAP VERDIM SIMDI DE SIZ BENIM YAZDIKLARIMA TEK TEK CEVAP VERIN

BENIM YAZDIKLARIMI ÖNCE YAZIN SONRA ÇURUTEBILIYOSAN ÇURUTUN TEK TEK

UBEYDULLAH ARSLAN’DAN CEVAP
Ubeydullah Arslan: 1-Selamun Aleykum Kardeşlerim, kırıcı, ayıplayıcı, yok arslandı şimdi tilki oldu gibi yakıştırmalarla konuşacaksak münazara etmeye gerek yoktur, ben size kırıcı söz söylemedim, buna itina edelim, birbirimizi delille ikna etmeye çalışalım, lütfen kardeşlerim dikkat edelim, çok ayıp bir sözle yani yalanla suçluyorsunuz, ben size bir alimin kabul ettiği, doğruladığı görüşünü KENDİ ESERİNDEN nakledin dedim siz beni İbn Kesir gibi alimi yalanlamakla suçladınız. İmam İbn Teymiyye’nin görüşünden döndüğünü kabul etmek için onun bizzat kavli, eseri ve talebesini doğrulayan -diğer talebeleri- olması gerekmez mi? Bunun dışında yaptığınız suçlamanız yersiz, tutarsız, ilimden ve tahkikden uzaktır. Lütfen yapmayın, suçlarken bari adil ve ilmi olun. Kardeşlerim, bu beni alimleri yalanlamakla suçlamanız ilmi bir yaklaşım mıdır? Ben size şimdi İmam İbn Teymiyye’nin kendi eserinden muhaddis Abdulkadir Arnavût’un tahkikiyle- “Kâidetu Celiletu fî’t Tevessul ve’l Vesiletu-” adlı eserden bir cümle nakledeyim gelin okuyalım : “ İmam Ebu Hanife ve diğer tüm selef alimlerinin tevessül konusunda şöyle derler; Ne peygamberin hakkı diyerek ne de başkalarının hakkı diyerek Allah’tan mahluk aracılığıyla/zatıyla istemek caiz değildir”(Sh:107) Şimdi ben alimin bu kendi sözüne mi itibar edeceğim, yoksa başkasının veya talebesinin sözüne mi? Bu konuda asıl olan muteber görülen, başkasının nakli değil kendi kaleminin naklidir. O halde İmam ibn Teymiyye’nin sözü kabuldür. Bunu Talha Hakan Alp hocamıza nakledin, size bu konuda gereken doğru bakışı iletsin. Eğer derse ki; muteber olması gereken talebesinin sözüdür, eseri değildir derse, yeniden bakışımı gözden geçireyim. Başım üstüne. Ayrıca Muhaddis Abdulkadir Arnavut muhakkik, neden bu tercüme ettiğim sözün altına veya kitabın başına mukaddimeye, İbn Teymiyye eserini inkar etmiştir demiyor? Kavlinden dönmüştür demiyor? emek veren muhakkik yalan mı söylüyor?
8 Mayıs 2013, 10:53

Ubeydullah Arslan: Bugün bir cenazem vardır ayrıca akşam seminerim vardır yoğunum fırsat bulur işimi bitirirsem tek tek cvp vereceğim kardeşlerim Allah’a emanet olunuz…..

Ubeydullah Arslan: 2- İmam Muhammed Abdulvehhab rahimahullah büyük bir imamdır, mücediddir, fıkhi konularda hata da edebilir sevap da işleyebilir. Nitekim, İmam Ebu Hanife’de, fıkıhta zayıf hadisle ve reyle karar vererek hata etmiştir, ancak bu hatası onun ehl-i sünnetten dışarı çıkarmamıştır. O nezdimizde makbul imamdır. Aynı şekilde Muhammed ibn Abdulvehhab’da fıkhi konuda farklı düşünebilir. Allah ona ve sevenlerine rahmet etsin.

Ali Hoşafçı kardeşim,

Bahsini ettiğiniz eseri tarafımdan bulunmuş ve okunmuştur, ayrıca sizin yazdığınız kitap taranırken gözüme ilişmiştir. Söz konusu tercümeniz onun sözüdür, ancak bu eserin ona aitliği konusu muasır selef alimlerimiz arasında tartışma konusudur. Şeyh Muhammed ibn Abdulvehhab’ın oğulları ve torunları bunun bidat olduğunu nakletmiştir. Sesli derslerinde ve fetvalarında Salihlerle, nebiyle tevessülün münker olduğunu, sünnete muhalif amel olduğunu söylemişleridir. Yanı sıra Şeyh salih el-Fevzan hafizahullah bu eserin ona aitliğini reddetmiştir, Muhammed ibn Abdulvehhab’ın oğulları ve torunlarının tevessül hakkındaki görüşleri:
1-Şeyh Abdurahman ibn Hasen’e “Peygamberin kabrini ziyaret eden kimsenin Ya Rabbimiz, Peygamberinin ve sana bağlı müminlerin hakkı için şu derdimi/sıkıntımı gider” demesinin hükmü nedir diye soruldu. O şöyle cevap verdi: “Bu ölülerin zatıyla tevessüldür. Bu fiil kabul edilemez bir bidattir. Şirke taşıyan bir davranıştır. Bu nedenle raşid halifeler ve ashab bunu yapmadı. Eğer bu yapılan doğru olsaydı onlardan bize doğruluğuna dair bir delil ulaşırdı. Onlar ki hayra ulaşmayı isteyen en faziletli insanlardır. Peygamberin kabrine en yakın olmalarına rağmen bunu terk ettiler. Bu durumda bu davranış, terk edilmesi gereken bir bidat olduğuna delildir. (ed-Durer Seniyye 5/163)
2-Şeyh Abdullah ibn Muhammed ibn Abdulvehhab der ki, Tevessülü gelince Tevessül: “Allah’ım peygamberin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hakkı veya hürmeti için yahut Salihlerin hürmetine yahut filan kulunun hürmetine senden istiyorum demektir. Bu yerilmiş bidatin çeşitlerindendir. Bu konuda nas/delil bulunmamaktadır. (ed-Durer Seniyye 232)
3-Şeyh Süleyman ibn Abdullah ibn İmam der ki; Mahluklarla “Allah’ım peygamberinin hürmetine senden isterim” diyerek tevessüle gelince, Bunun cevazına dair peygamberden bir delil yoktur, alimlerin büyük çoğunluğu bunu yasak görür. İbn Kayyım rahimahullah bidat olduğuna diar icma olduğunu nakletmiştir. Eğer peygamberlerin ve Salihlerin Allah indinde hakları olduğu olsaydı bu durumda onların zatlarıyla ve haklarıyla/hürmetleriyle tevessül caiz olurdu. Çünkü hak ve derecesi olanlar olsaydı onların faydası olduğu söylenirdi. (ed-Durer Seniyye 2/160)

O halde, özellikle de –necd’de- selefi davetin tüm geçmiş ve günümüz âlimleri tevessülün bidat olduğunu söylerken Muhammed İbn Abdulvehhab’ın bundan habersiz olması düşünülebilir mi? Onun bidatin tartışılır fikhi bir konu olduğunu söylediğine inanmak güçtür.

Ali Hoşafçı kardeşim; Rabbim seni ve aileni korusun; sahih akide üzere muhafaza etsin; Her şeye rağmen kitabın ona ait olduğunu kabul etsek bile; Şeyh Muhammed ibn Abdulvehhab bizden farklı bir şey söylemiş değildir. Doğru değil mi? Zira sizin de tercüme ettiğiniz yerde bakın ne diyor: “Her ne kadar bize göre doğru olan cumhurun bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meselelerden birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedemeyiz.” Şeyh, burada “cumhura bağlı kalarak haram boyutunda ki mekruhu doğruladığını da söylemiştir.” O halde, O da, aynı şekilde, bunun dinde olmadığını nakletmiştir. Sizin Arapça aslına bağlı kalarak tercüme etmenizi de takdir ediyorum. Bu yaklaşımınız için size dua ediyorum, Rabbim ecir versin.

O halde; “Salihlerle veya nebiyle Allah’a tevessül” konusu, Muhammed ibn Abdulvehhab’a göre; “içtihadi, tartışmalı, fıkhi bir konu olup kendisi tarafından kabul edilmemiş, harama yakın anlamda ki mekruh olarak onaylanmış, kabul eden de reddedilmez demiştir.” ancak yine Ona göre “istiğâse ise akidevi konu olup, Allah’dan başkasına dua etmek büyük şirktir.”

Muhammed İbn Abdulvehhab rahimahullah tevessül ve istiğâse arasındaki ayrımı net yapmıştır. Peki bu görüşü savunanlar hakikaten ölüyle, salihle, nebiyle tevessül ederken ayrımı yapabilmiş midir? Asla, birçok kimse duasını direk Allah’a değil, peygambere, kabirde yatan ölmüş Saliha arz ederek onlardan istiğâse ederek şirk işlemektedir. Eğer: “Biz sadece Allah’a dönüyoruz onları aracı kılıyoruz bu şirk değildir” denilirse, müşriklerin şirkiyle bunun asla farkı yoktur denilir. Çünkü onlarda Allah’ı biliyordu ancak ibadetlerinin onların aracılığıyla sayesiyle makbul olacağına inanıyordu.

ALİ HOŞAFCI BOMBARDIMANA DEVAM EDİYOR
UBEYDULLAH KARDES

SEMINERIM VAR sıkısıgım ısımvar sonra cevap verıcen dedınız

şimdi cevap verdınız ama yukarda yazdıgımız sayfalarca yazıylara cevap vermedın madem ısın var nıye sımdı cevap verıyon madem musaıttsın munazaranın geregı yukarda yazdıklerımıza cevap ver bak bız senın yazdıklarına tek tek cevap verıyoruz şimdi yukarda yazdıgına cevap verıcem sonra da şimdi yazdıgına cevap verıcem

Ubeydullah Arslan
ben size kırıcı söz söylemedim, buna itina edelim,

CEVAP :
UBEYDULLAH KARDES elbettek kırıcı olmamamız lazım ama sız meşru ve memnu tevessul adlı vıdeonuzun 49. 37 dakkasında muşrılerın tevessulune şirk dedıkten sonra gunumuzde bu tur tecessulu tarıkat ehlı ve sufulerde gorunmektedır dedınız
sap ıle samanı karıstırıp şahsı yorumlarınızla zan yaparak müşriklerle muslumanları aynı kefeye koyarak şirk işlemekle ıtham etmenız her halde nezaket ornegı bır davranıs olmasa gerek
Şimdi muslumanı müşrıklerle aynı kefeye koyup şirk işlemekle ıtham etmekmı agır bır hakaret yoksa bır ınsana kurnaz akıllı anlamında kullanılan tılkı mı daha buyuk hakeret
Bazı cemaatler tarıkat ehlını mekkelı muşrıklerden daha şerlı katlı vacıp karısını carıye cocuklarını oldurup mallarını ganımet olarak alınmasını soyluyo bırılerı yolu acıp musrık şirk işliyolar derse bırılerıde böyle der
Bız bunlara ragmen karsı tarafı tekdır etmıyoruz kımın nezaketsız hakeret eden oldugunu gormek için kılavuza gerek yok kımın tekfırcı oldugu malum
..İTİRAZ : Ubeydullah Arslan “ İmam Ebu Hanife ve diğer tüm selef alimlerinin tevessül konusunda şöyle derler; Ne peygamberin hakkı diyerek ne de başkalarının hakkı diyerek Allah’tan mahluk aracılığıyla/zatıyla istemek caiz değildir”(Sh:107)

CEVAP : Ubeydullah kardes yukarda yazdıklarımı ya okumadınız yada gormezden gelıp verdıgımız cevaba cevap vermeyıp aynı çarpıtmayı eksık bılgıyı ve ımam azzama ıftıra atmayı devam edıyorsunuz bılerek veya bılmeden neden böyle dıyorum şöyle:

Ebû Hanîfe’nin Tevessül Hakkındaki Görüşü
Tevessülü kabul etmeyenler, Ebû Hanîfe’nin tevessülü kabul etmedi¬ğini söylüyorlar. Doğru olan ise, Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür. Doğrudur.
Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı, Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mute¬zile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hür¬metine veya hatırına” şeklindeki tevessülü inkâr ettiğine dair, mezhebin¬den hiçbir kimse, İmâm A’zam’dan böyle bir haber nakletmemiştir.
İmâm-ı Azam’a isnad edilen sözdeki ”hakkı için” ifadesiyle ilgili olarak izahatı Hanefi uleması yapmıştır, Molla Ali el-Kâri de yapmıştır. Bir Hanefi’ye düşen kendi mezhebinin imamının sözlerini tahric eden Hanefi ulularının görüşlerine uymaktır. İmâm-ı Azam’ın sözünü kendi mezhebinden olmayan hatta taklidi reddeden kimselerin tahriciyle anlamaya kalkacak değiliz.
Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmam Aliyyü’l Kârî, bu mek-ruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet mânâsında kimsenin, Allah (Celle Celâluhû) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazîm mânâsında kullanıldığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah Celle Celâluhû’ın:
وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ / “O’na varmaya vesile arayın!” buyurduğunu ve bunu el-Hısnü’l-Hasîn’de de yazdığına göre, duânın âdaplarından kabul edildiğini ve bu hususta yukarıdaki hadisin geldiğini söylüyor.
Hindistan’ın büyük âlimlerinden Mevlânâ Muhammed Fadlurresul (rahimehullah) şu açıklamayı yapmaktadır: “Molla Ali el-Karî, filancanın ve başkasının hakkı için demenin mekruh olduğunu bildirdikten ve ihtilafları naklettikten sonra şöyle yazıyor: Ben derim ki, Resulullah (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) duasında (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum) derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmet¬tir. Yahut, rahmet gereğince ona vaat olunan hakdır. Yani bihakkın deme¬nin yasaklığı anlatılmak istenirken delil olarak; zira kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur demektedir. O halde bundan murat, hiç kimsenin Allahü Teâlâ üzerinde vacib olan bir hakkı yoktur demektir.
Demek ki, filancanın hakkı için sözünü bu manâda kullanmak mekruhdur. Ama hadis-i şerifte bildirilen bihakkın [hakkı için] kelimesinin buradaki ma’nâsı “hürmeti için, hürmetine” demektir. Yahut “üstün kılın¬mış olmaklık hakkı” demektir… Bihakkın kelimesinin içinde hürmet sak-lanmaktadır. Yani haktan murat hürmettir. Filancanın hakkı için demek, onun hürmetine demek olur. Böylece bihakkın demek caiz olup mekruh olmadı ve kullanıldı.
İbnu Abidin’in “Ben derim ki, bu söylenenlerin tamamı, bu lafızdan akla ilk gelen zahirî anlama muhalif ihtimallerdir. Lafzın, caiz olmayan bir manayı vehmettiriyor olması dahi, onu yasaklamak için yeterlidir. Allah’u alem, imamlarımız bu yasaklamayı bundan dolayı mutlak olarak söyle¬mişlerdir” sözünü anlayamayan veya anlamak istemeyenlere ne diyebili¬riz? Burada anlatılan bu mekruhluğun aslında mekruh olduğu için değil de “seddüzeria” yani suça giden yolun tıkanması esasına dayandığı, mutlak ifadenin de Allah’u alem bunun için kullanıldığı ifade edilmektedir ki böyle bir ihtimalin bulunduğu yerlerde kimsenin dediği ve diyeceği bir söz ola-maz. Ulemanın dilinden haberi olmayanlar işte böyle gülünecek hallere düşerler.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler İbn Âbidîn in Ebû Hanîfe “Hakkı için” yapılan duâyı kerih görür sözüne sarılıp ondan fayda umuyor¬lardı. Bizde İbn Âbidîn o sözü vaciplik (mecbûriyet) mânâsı yüklendiği tak¬dirde Ebû Hanîfe mekruh görür bunu ifade etmek için söyledi ibn Abidin dedik . İbn Abidin kendi sözleriyle bizi dogruluyor.
Hanefî âlimlerinden İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr’ kitabının önsö¬zünde şöyle dua ediyor:
Ben Allah’ü Teâlâ’ya Nebiyy-i Kerim’i (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ehl’i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam A’zam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı af buyurmasını niyaz eylerim. Diyerek İmam A’zam ile tevessül ediyor İbn Âbidîn .
Aynı kitapta, musannıf Muhammed bin Abdullah Timurtaşi’nin şu söz¬lerini okuyoruz:
Allah’ü Teâlâ’dan niyazımız, Resülü’nün yüzü suyu hürmetine, tevfik ve kabüldür. Nasıl kabul dilemeyelim ki, Allah’ü Teâlâ bu kitabın tebyızına başlamayı, Ravza-i Mutahhara’da ve Bük’ayı Mubâreke’de Resül-i Zişan’ın huzurunda ve iki büyük arslan kâmil kabir arkadaşının yanında nasip etti.
Bu satırları şerheden İbni Abidin şöyle yazmış:
Şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi aynen musannıfın dediğini der. Mevlâ-i Kerim’inden Nebiyyi Azîm’ı ve nezd-i İlâhisindeki her makâm sâhibi hürmetine, bu sâ’yi gayretini kabul ile kendisine fadl-ü ihsanda bulunma¬sını, bu eserle bütün memleketlerdeki kullarını faydalandırmasını, son ne¬fesinde hüsn-ü hitâm nasip ederek merâmına nâil buyurmasını niyaz ey-ler!…Âmîn…
Bunlardan da önce, “Falancanın hakkı için” ifâdesinin hürmetine de¬mek olduğunu, vâciplik demek olmadığını ve bunun hadislerle sâbit oldu¬ğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcipliğe mecbûriyet mânâsı yükledi¬ğini, ama burada mânânın bu olmadığını, daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin, Ebû Hanîfe’nin vacip olma durumundaki “hakkı için” sözünü; “hürmetine veya hatırına” şeklin¬deki tevessülü inkâr ettiğini söyleyerek iftira ediyorlar.
Ebû Hanîfe, mecburiyet manasında hakkı için yapılan duayı kerih gö¬rürüm, demiştir, hatırı, hürmeti kasdıyla söylemeye kerih dememiştir.

İTİRAZ:
Mekrûh denmiş / kerih görülmüş bir işin hemen tenzihi olduğuna hükmetmeyin, zira kerih görüyorum / hoşlanmıyorum denen işler Hanefi ulularının kapısında harama çıkar.
CEVAP:
Biz de buna cevap olarak diyoruz ki; ‘’filanın hakkı için kerih görüyo¬rum’’ ifadesi, bir kimsenin hakkı için istendiğinde Allah (c.c.) kabul etmeye mecbur gibi haşa kella bu işin Allah Teala için vücubiyet gerektireceği şek¬linde bir kasıt ve maksatla bu söylenmiş ise bu konuda sizinle hemfikiriz ve mezkûr Hanefi ulularının görüşü de bu yöndedir. Fakat bizim burada bah-setmiş olduğumuz uygulamada “Falancanın hakkı için” ifâdesinin hürmetine demek olduğu, vâciplik demek olmadığıdır. Allah Teala’ya herhangi bir vucubiyet yükleme söz konusu değil, bilâkis her ne verilecekse, izin midir, yetki midir, yardım mıdır bunun yalnızca Allah Teala’nın elinde olduğuna yaptığımız bir vurgu söz konusudur.
Biz Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin şöyle bir soru sora¬lım; Siz Hanefî mezhebinin bütün görüşlerini kabul edip tatbik ediyor mu¬sunuz.? Yalnızca Hanefî mezhebine mi bağlı sınız? Yok, hayır! diyecekler. Biz her mezhepten faydalınırız, diyecekler.
Ebû Hanife, “hatrına” diye duayı kerih görmüyor. Varsayalım “Hakkı için” tabirini sizin anladığınız gibi hatırı için demiş olsa bile, o zaman biz de sizin istediğiniz zaman istediğiniz mezhepten faydalandığınız gibi yapa¬cak olursak şöyle diyebilirdik. Bu konuda konuda Ahmed b.Hanbel’in mez¬hebine göre hareket ediyoruz diyebilirdik. Ahmed b.Hanbel’in zat ile teves¬sülü kabul ettiğini söyleyebilirdik.
Sizin istediğiniz mezhepten faydalanmanız ne kadar doğruysa, bizim yapacağımız da o kadar doğru olur diyebilirdik.
Fakat biz Ebû Hanîfe’nin görüşüne tabiyiz bu konuda da çünkü Ebû Hanîfe, bu sözünü kişinin yaptığı iyi bir işten dolayı Allah (Celle Celâluhû) o kişiye sevap vermeye mecburdur, düşüncesinde olan Mutezile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilinden söylemiştir. Ama “hürmetine veya hatı¬rına” şeklindeki tevessülü inkâr etmemiştir.
Buhârî, Müslim ve başkaları,
Kulların Allah üzerindeki hakkı da O’na hiçbir şeyi ortak etmeyen kimseye azab etme¬mesidir” rivayetini yapmaktadırlar. Bezzâr ve başkalarının rivaye¬tinde de “ve onu cennete sokmasıdır.”
Bu hadîslere rağmen Ebû Hanîfe’nin “Kulların Allah üzerinde hakları yoktur” sözüne nasıl susarlar?
İşlerine gelen yerlerde Ebû Hanife’nin manasını anlayamadıkları veya saptırdıkları sözünü müttefekun aleyh derecesindeki hadisin önüne çıka¬rabilirler…
“Üzerimize hak oldu ki, müminlere yardım ederiz.”
Merhamet ve ihsân ederek sevdiklerine haklar verdiğini göstermekte-dir.

..İTİRAZ :
İslam Davetçisi Ubeydullah Arslan : Şimdi ben alimin bu kendi sözüne mi itibar edeceğim, yoksa başkasının veya talebesinin sözüne mi? Bu konuda asıl olan muteber görülen, başkasının nakli değil kendi kaleminin naklidir. O halde İmam ibn Teymiyye’nin sözü kabuldür.

CEVAP :

Ubeydulah kardes ıbn teymıyyenın hayatının son zamanlarında vuku bulan bır olayı İbn
Teymiyye’nin talebesi İbn Kesîr İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihaye, XIV, 47; Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye.3.baskı Beyrut/1987. .. Farklı baskı İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 18/74

Adlı eserınde bızlere nakletmıs iki ihtimal var ya yalan soyluyo yada gordugu bıldıgı bır bılgıyı bıze aktarıyor. İbn kesırın sıradan bırıde deyıl . sızın kabul etmek istemeyınız gayet ama şu soruyu sormamız lazım sıze ıbn kesırın sözunu yalanlıyan olmadıgına gore sıze gore ıbn kesır ın bu haberı dogrumu yanlışmı yanlışsa neye gore yanlış bır sahabenın resulullahtan duydugunu baska sahabelerın duymadıgı gıbı burda ıbn kesırın bu haberı yalnız kendısı bılıyor olabılırmı

..İTİRAZ

İslam Davetçisi Ubeydullah Arslan : muhammed abdulvehhab’ın kendi eserlerinden bulamadınız talebelerinden veya onlar adına yazılan eserlerden mi buldunuz siz ilmi olmak istiyorsanız direk onun kitabını ve sayfa nosunu veriniz daha ilmi ve dürüst davranmış olursunuz,

..CEVAP :

Muhammed ibni Abdi’l Vahhab’ın tüm eserleri Mecmûatü’l-Muellefât 3. kısım, s. 68; Muhammed b. Suud İslâm Fakültesinde Muhammed b. Abdul vahhab haftasında neşrolunmuştur. Suud islam Fakültesi Abdul vahhab’ın eserlerini bir araya getirdiği çalışmanın ilgili sahifesinde geçiyor.

Mecmû Muellefâti‘ş-Şeyh Muhammed ibni Abdi’l Vahhab 2. cild (kitapın başındaki 41 sayfa değil kitapın sonunda yer alan 3 üncü kısmın 41 sayfası Fetâva ve mesaih Daru’l-Kasim,1421 birinci baskı. Mecmû Muellefâti’ş-Şeyh Muhammed İbni Abdi’l-Vehhâb (3/78), Dâru’l-Kâsim, 1421, birinci baskı.
İslam Davetçisi Ubeydullah Arslan KARDES BUYUR KAYNAK sımdı nedıyıcen

Muhammed b. Abdulvahhab sonra şöyle diyor: Ama birisi çıkıp duâ ederken: “Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum.” diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir. diyor. Muhammed b. Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessülün bu şekliyle ona göre reddedilemeye¬ceğini göstermektedir. Bize rediyye yazan bu sözlere değinmemiş
Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “Âdâbu’l-Meşyi İlessalât” isimli kita¬bına bakınız; göreceksiniz ki, o böyle bir dua yapmayı bu kitabında “Na¬maza Yürüyüp Gitmenin Âdâbı”ndan ve “Sünnet” olarak görüyor.
O, sözü geçen yerde şöyle diyor:
Ve Ey Allahım!.. Ben, (Senden) isteyenlerin Sendeki hakkıyla ve bu yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. ”
İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın hadisdeki duayı namaza gitmenin adabından ve sünnet saymasını ne diyeceksiniz ne yapacaksınız?
İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın eserleri ellerde dolaşıyor. Onları tahrif ederek neşretmiş olmanızın ihtimali çok ise de -Ehl-i Kitap’ta olduğu gibi- tahrif edemediğiniz yerleri bile sizi, mahkûm etmeye kâfi gelmekte ve birçok noktada mahkûm etmektedir…

Muhammed ibni Abdi’l Vahhab’ın tüm eserleri Mecmûatü’l-Muellefât 3. kısım, s. 68; Muhammed b. Suud İslâm Fakültesinde Muhammed b. Abdul vahhab haftasında neşrolunmuştur. Suud islam Fakültesi Abdul vahhab’ın eserlerini bir araya getirdiği çalışmanın ilgili sahifesinde geçiyor. Mecmû Muellefâti‘ş-Şeyh Muhammed ibni Abdi’l Vahhab 2. cild (kitapın başındaki 41 sayfa değil kitapın sonunda yer alan 3 üncü kısmın 41 sayfası Fetâva ve mesaih Daru’l-Kasim,1421 birinci baskı.
Mecmû Muellefâti’ş-Şeyh Muhammed İbni Abdi’l-Vehhâb (3/78), Dâru’l-Kâsim, 1421, birinci baskı.

Ubeydullah kardes vıdeonda resulullah sahebe tabıın zat ıle tevessulu yapmamıs dedın bız yukarda yazılarımızda yaptıklarına daır hadıslerı yazdık sen o yazdıgımız hadısı yaz sonra elbanının çurutme çabalarını da yaz bızde onlara cevap verelımkı ınsanlar neyın ne oldugunu gorsun kardesım buyrun yazın

İmam şafı imam ahmet bızım onderlerımız tabı oldugumuz alımler dedın vıdeyoda onlarda bır delıl getırın tevessulu kabul ettıgıne yaptıgına dedın

CEVAP
Ahmed b. Hanbel’in Tevessül İN ZAT ILE TECESSULU KABUL ETTIGINI KAYNAKLarı ıle gosterdık okumuyonmu

İmam Şâfiî’nin zat ıle tecesulu yaptıgına daır kaynaklar gosterdık
Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî’nin kabırlere gıdıp onlarla tecessulde bulundugunun kaynagı verdık okumadınmı
İmam malik in
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” âyetini okudu.
Yani İmâm Mâlik, Âdem (aleyhisselâm)’in Peygamber Efendimiz ile yaptığı tevessülü kabul edip bir fıkhî meselede delil getirdıgını soyledık

İzzeddîn b. Abdusselâm’ın Görüşü:
İbn Teymiyye İzzeddîn b. Abdusselâm’ın sadece Peygamber ile tevessülü kabul ettiğini söyledık

Âlûsî’nin Görüşü :
Âlûsî (v. 1270/1853) Peygamber Efendimiz, zatı ve makamı ile teves¬sülü kabul ediyor dedık

UBEYDULLAH BUNLARIN HIC BIRINE CEVAP VERMEDIN BEKLIYORUZ TEK TEK CEVAP VERIN LUTFEN

UBEYDULLAH KARDESIM şimdi en son cevabına cevap verıyorum

1..
guzelll hep her zaman yaptıgınız bır takdıgı uyguladın ubeydullah kardesım sıkısınca cevap veremeyınce aklına hangı alım sahabe gelırse gelsın o hata etmıstır bu hata etmıstır suda hata etmıstır dersınız dıyorsun onların hatasını anladın ama kendın hıc hata etmedın etmezsın ıyı buda guzel ubeydullah kardes ne kadar samımı oldugunu tekrar hatırlattın bizlere

2..

İTİRAZ

UBEYDULLAH ŞÖYLE DEDI : Ali Hoşafçı kardeşim; Rabbim seni ve aileni korusun;
Ali Hoşafçı kardeşim; Rabbim seni ve aileni korusun;
Ali Hoşafçı kardeşim; Rabbim seni ve aileni korusun;
Ali Hoşafçı kardeşim; Rabbim seni ve aileni korusun;

sahih akide üzere muhafaza etsin; Her şeye rağmen kitabın ona ait olduğunu kabul etsek bile; Şeyh Muhammed ibn Abdulvehhab bizden farklı bir şey söylemiş değildir. Doğru değil mi? Zira sizin de tercüme ettiğiniz yerde bakın ne diyor: “Her ne kadar bize göre doğru olan cumhurun bunu mekruh görmesi olsa da, içtihadî meselelerden birisinin muteber olmadığını ileri sürmek muteber değildir. Bu yüzden tevessül edenleri de reddedemeyiz.” Şeyh, burada “cumhura bağlı kalarak haram boyutunda ki mekruhu doğruladığını da söylemiştir.” O halde, O da, aynı şekilde, bunun dinde olmadığını nakletmiştir. Sizin Arapça aslına bağlı kalarak tercüme etmenizi de takdir ediyorum. Bu yaklaşımınız için size dua ediyorum, Rabbim ecir versin.

O halde; “Salihlerle veya nebiyle Allah’a tevessül” konusu, Muhammed ibn Abdulvehhab’a göre; “içtihadi, tartışmalı, fıkhi bir konu olup kendisi tarafından kabul edilmemiş, harama yakın anlamda ki mekruh olarak onaylanmış, kabul eden de reddedilmez demiştir.”

CEVAP:

COOOK AYIP UBEYDULLAH SIZE YAKISMIYO ILMI SAHTEKARLIK YAPMAK

Dikkat edilecek husus Muhammed b. Abdulvahhab’ın kabul etmediği tevessül ile kabul ettiği tevessülü karıştırmamak lazım.

Kabul etmediği tevessül:

Bizim inkâr ettiğimiz şey, bir mahlûka, hem de Allah’a edildiğinden daha fazla duâ ediliyor olması, Şeyh Abdulkadîr ya da bir başkasının kabrine yönelip sıkıntıların giderilmesi ve isteklerinin verilmesi için saygı ile ondan istekte bulunulmasıdır. Burada nerededir sırf Allah’a duâ etmek? Nerededir Allah ile beraber hiç kimseye duâ etmemek? diyor Muhammed b. Abdulvahhab

Kabul ettiği tevessül:

Muhammed b. Abdulvahhab sonra şöyle diyor: Ama birisi çıkıp duâ ederken: “Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum.” diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir. diyor. Muhammed b. Abdulvahhâb’ın bu sözleri, tevessülün bu şekliyle ona göre reddedilemeye¬ceğini göstermektedir.

Bize rediyye yazan bu sözlere değinmemiş

Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “Âdâbu’l-Meşyi İlessalât” isimli kitabına bakınız; göreceksiniz ki, o böyle bir dua yapmayı bu kitabında

“Namaza Yürüyüp Gitmenin Âdâbı”ndan ve “Sünnet” olarak görüyor.
O, sözü geçen yerde şöyle diyor:
“} { يسن….. ويقول اللهم إني أسألك بحق السائلين عليك…. ‘…. Ve Ey Allahım!.. Ben, (Senden) isteyenlerin Sendeki hakkıyla ve bu

yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. ”
yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. ”
yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. ”
yürüyüşüm hakkıyla Sen’den istiyorum…’ demesi sünnet olur. “

..DIYORR Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “

..İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın hadisdeki duayı namaza gitmenin adabından ve sünnet saymasını ne diyeceksiniz ne yapacaksınız?
İbnu Abdi’l-Vehhâb’ın eserleri ellerde dolaşıyor. Onları tahrif ederek neşretmiş olmanızın ihtimali çok ise de -Ehl-i Kitap’ta olduğu gibi- tahrif edemediğiniz yerleri bile sizi, mahkûm etmeye kâfi gelmekte ve birçok noktada mahkûm etmektedir…

Sen bu yazdıklarımız ortada ıken goz gore gore BUNLARI GORMEZDEN GELIP
Muhammed b. Abdulvahhab’ın Ama birisi çıkıp duâ ederken: “Allah’ım! Ben senden peygamberlerin ya da salih kullarının vesilesi ile şunu şunu istiyorum.” diye duâ ederse, sadece Allah’a duâ ettikten sonra, herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.

herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.
herhangi bir kabrin yanında duâ ediyor olsa bile bu bizim reddettiğimiz bir şey değildir.
Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “Âdâbu’l-Meşyi İlessalât” isimli kita¬bına bakınız; göreceksiniz ki, o böyle bir dua yapmayı bu kitabında “Na¬maza Yürüyüp Gitmenin Âdâbı”ndan ve “Sünnet” olarak görüyor.

Muhammed İbnu Abdilvehhâb’ın “Âdâbu’l-Meşyi İlessalât” isimli kita¬bına bakınız; göreceksiniz ki, o böyle bir dua yapmayı bu kitabında “Na¬maza Yürüyüp Gitmenin Âdâbı”ndan ve “Sünnet” olarak görüyor.
DURUST OL KARDESIM YAKISMIYOR SIZE BU BILGILERI GORMEZDEN GELIP HAKLI CIKMAK İÇİN LAF EBELIGI YAPMANIZ SIZ GERCEKTEN UBEYDULLAHMISINIZ EGER GERCEKTEN UBEYDULLAH ISENIZ BU DAVRANIZ YAKISMIYOR SIZE

..İTİRAZ :

UBEYDULLAH : Şeyh Abdurahman ibn Hasen’e “Peygamberin kabrini ziyaret eden kimsenin Ya Rabbimiz, Peygamberinin ve sana bağlı müminlerin hakkı için şu derdimi/sıkıntımı gider” demesinin hükmü nedir diye soruldu. O şöyle cevap verdi: “Bu ölülerin zatıyla tevessüldür. Bu fiil kabul edilemez bir bidattir. Şirke taşıyan bir davranıştır. Bu nedenle raşid halifeler ve ashab bunu yapmadı. Eğer bu yapılan doğru olsaydı onlardan bize doğruluğuna dair bir delil ulaşırdı. Onlar ki hayra ulaşmayı isteyen en faziletli insanlardır. Peygamberin kabrine en yakın olmalarına rağmen bunu terk ettiler. Bu durumda bu davranış, terk edilmesi gereken bir bidat olduğuna delildir. (ed-Durer Seniyye 5/163)

.. CEVAP :

Mâlik ed-Dâr anlatıyor:
“Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine gelerek:
— Ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste! Zira onlar he¬lak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi: Ömer’e git, ona selâm götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle:
“Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, dengeli ve güzel hareket etmektir.” Adam derhal giderek durumu Hazreti Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) ağladı ve sonra da:
Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dedi.
bn Ebî Şeybe, el-Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilber, el-İstiab, II, 464; Halilî, el-İrşad, I, 313-314; el-Beyhakî, Delâil, VII, 47.

Bu Rivâyeti Yapan İmâmlar
Bu haberi bu şekilde,
(Bir): Buhârî, Târîh’inde ve bu vecihden uzun olarak,
(İki): İmâm Beyhakî, Beyhekî yoluyla
(Üç) : İmâm Sübkî, Ayrıca, kısaltılmış olarak,
İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, (Dâru’l-Fikir): 7/304 (Md:1295)
İbnü Kesîr, El-Bidâye: 8/93-94 İbnü Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.
İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm: 144-145

(Dört): İbnü Ebî Hayseme ki bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir.
(Beş): İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef’de Ebû Sâlih Zekvân’dan rivâyet etmişlerdir. İbn Asâkir (v. 571/1175) tarafından da rivâyet edil¬mektedir.

EVET SAHEBE VEFAT ETMIS RESULULLAHIN KABRINE GIDIP ALLAHA DUA ETMESINI ISTEYEREK YARDIM ISTEMİŞ HANI SAHABE YAPMAMISTI NE DIYECEKSINIZ HANI SAHABEYE UYUYORDUNUZ

UBEYDULLAH ARSLAN ONLARCA DELİLE BİR TEK CEVAP VEREBİLİYOR
Ubeydullah Arslan: İmam Elbani getirdiğin az yukarıda ki Malik bin Dar hadisi hakkında sahih olmadığına hükmetmiştir, kıssa sahih değildir, nerede bir uydurma ve zayıf rivayet varsa kardeşim delil olarak getiriyorsun bu yakışır mı? ilmi emanet bu mudur? Malik bin Dar maruf değildir zabtı ve adaleti bilinmiyor o meçhuldür hadis ilminde hüccet değildir

ALİ HOŞAFCI HOCA CEVAP VERİYOR

Ubeydullah Arslan ŞÖYLE DEDİ :
.İmam Elbani getirdiğin az yukarıda ki Malik bin Dar hadisi hakkında sahih olmadığına hükmetmiştir, kıssa sahih değildir, nerede bir uydurma ve zayıf rivayet varsa kardeşim delil olarak getiriyorsun bu yakışır mı? ilmi emanet bu mudur? Malik bin Dar maruf değildir zabtı ve adaleti bilinmiyor o meçhuldür hadis ilminde hüccet değildir

..CEVAP
Bahse konu olan rivâyetin, delil olarak kullanılmasına musamaha gös¬termeyen Elbânî’nin en önemli gerekçesi, Mâlik ed-Dâr’ın meçhul bir râvî olduğu iddiasında bulunmasıdır. Ancak biz, Elbânî’nin iddia ettiği gibi, Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf olmayan (meçhul) bir şahıs değil, aksine onun maruf bir râvî olduğunu tespit etmiş durumdayız.
İbn Sa‘d, onu şöyle tanıtmaktadır:
“Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattâb’ın azatlısıdır. Hımyer kabilesinden ve Cüblanlıdır. Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahu anhumâ)’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Salih es-Semmân rivâyet etmiştir. O ma¬ruftu.” İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’de onu zikretmiş, aleyhine bir şey dememiştir.
İbn Hibbân (v. 354/965), onu es-Sikat’da (5/384) sika/sağlam kabûl etmiştir.
İbn Hacer ise, bunlara ilaveten şu bilgileri vermektedir:
Mâlikuddâr, Ömer İbnu’l-Hattâb’ın azatlı kölesi Mâlik İbnu İyâz’dır. Hâfız onu El-Isâbe’de (3/484) Muhadramûn arasında zikretti ve şöyle dedi: Ebû Bekr es-Sıddîk’a yetişti ve ondan işitti. Ebû Bekr, Ömer, Muâz ve Ebû Ubeyde (radıyallahu anhum)’den rivâyet etti. ondan Ebû Sâlih es-Semmân ve iki oğlu Avn İbnu Mâlik ve Abdullah İbnu Mâlik hadis rivâyet ettiler. Sonra onun hakkındaki sözünün akabinde ondan rivâyet edenler arasında sağlam bir râvî olan Saîd İbnu Yerbû’u zikretti.
Buhârî, Târîh’inde Ebû Salih Zekvân tarikiyle Mâlik ed-Dâr’dan Haz¬reti Ömer (radıyallahu anh)’in kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar ola¬rak) rivâyet etmiştir. Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahric etmiştir.
İbn Sa’d onu, Medineli tabiîlerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Haz¬reti Ömer ve Hazreti Osman (radıyallahu anhumâ), onu mali işlerde görev¬lendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlik ed-Dâr adı verilmiştir. Ali b. el-Medinî’den rivâyet edildiğine göre o, Hazreti Ömer’in haznedarı idi.”
İbnu Sa’d O’nu Medîneli tâbiîlerin birinci tabakasında (6/5) zikretti ve “Ma’rûf”/iyi olarak tanınan bir kimse olduğunu şöyledi.
Ömer (radıyallahu anhu) onu -El-İsâbe’de (3/484) de olduğu gibi- iyâlinin/çoluk çocuğunun kilerinde vazîfelendirdi… Osman (radıyallahu anhu)’a gelince… O, onu (beytülmalde) taksim işine ta’yin etti.
Ebû Ya‘la el-Halilî el-Kazvînî de el-İrşâd da, (1/313)
Mâliküddâr Ömer (radıyallâhu anhu)’in âzâdlı kölesi, eski bir tâbiî, üzerinde itifâk edilen ve tâbiûnun övdüğü bir kimsedir.
Hatırlanacağı üzere Elbânî, bahse konu olan rivâyet hakkında, İbn Hacer’in “Ebû Salih es-Semman’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” diyerek kullandığı ifâdeden onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın meçhul olduğuna işâret ettiği şeklinde yorumlamıştı.
Hâlbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yoruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yorumu anlamsız kılmaktadır.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ih¬tiyat sahibi bir zatın, resmi veya özel mali işlerde onu istihdam etmesi, râvi Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göstergesi sayılmalıdır. Bu tespit bizi Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlikten geldiği kanaatine götürmektedir.
Bu detaylı bilgiden sonra, Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî (v. 656/1258) ile Heysemî’den (v. 807/1404) naklettiği, “onu tanımıyorum” sözünün artık bir kıymet ifâde etmediği de anlaşılmaktadır.
Bundan sonra bir kimsede -hadîsi sahîh kabûl edilmesi içün- daha hangi övgü aranacaktır?
Şu halde bir topluluğun, husûsan da muâsırlardan ve birinci asırdan sonra asırların en hayırlısı olan tâbiûndan olunca, onu sika kabûl et¬mesi(nden sonra), onu ancak ileri gelen sikalar arasında bulacaksın.
Öyleyse bu zat -Halîlî’nin ifâdelerinden de açıkça görüldüğü gibi- şübhe kaldırmayacak bir şeklilde kendisiyle hüccet ileri sürülmesi üze¬rinde söz birliği yapılmış bir kimsedir.
Dindârlığının ve emâneti(gözetmesi)nin ileri seviyede olması sebe¬biyle de Ebû Bekr es-Sıddîk ve Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anhumâ) onu işte (hazine bekçiliğinde) çalıştırmıştır.
Şayet son derece şiddetli davranılacaksa, İbnu Hibbân’ın (O’nu) sika bulmasına sırt dönülecekse ve Halîlî’nin tartışmayı kesip atacak sözü üze¬rinde durulmayacaksa, bu zat hakkında en çok söylenilebilecek söz, dört sika imâmın ondan rivâyeti ve bilhassa sahâbenin İmamlarının ona güvenmeleri ile zâhiren âdil bir kimse olmasıdır. Bu sebeble -en düşük bir hâlde ve son derece bir şiddetli davranmaya rağmen- tâbiûnun mestûrlarından olmaktan çıkmayacaktır.
Hâlbuki imamlar onların (tâbiûnun mestûrlarının) rivâyetlerini kabûl etmişlerdir.
İbnu Salah, Mukaddime’sinde (145) şöyle demiştir:
Bir çok meşhûr hadîs kitabında, çok eskide kalmış ve gizli hallerinden haberdâr olmanın imkânsız olduğu bir nice râvî hakkındaki amelin bu (mestûrun rivâyetinin kabul edilmesi) görüş(ün)e göre olduğu benzemek¬tedir; Allah en iyisini bilir.
(Bu çeşit) mestûr’un rivâyetinin kabulüne dair olan delîllerin en bü¬yüklerinden biri de Buhârî ve Müslim’in onların hadîslerini kabûl etme¬leridir.
Zehebî, el-Mîzân’da (1/556) Hafs İbnu Buğeyl’in tercüme-i hâlinde şöyle dedi:
Buhârî ve Mislim’in sahîhlerinde bu türden bir çok râvî vardır ki on¬ları kimse zayıf kabûl etmemiştir ve onlar meçhûl kimseler de değillerdir. (Bitti.)
Zehebî, yine el-Mîzân’da (3/426) Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî’nin tercümesinde şöyle dedi:
Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde, hiçbir kimsenin sika olduklarına dâir açık bir ifâde kullandığını bilmediğimiz birçok râvî vardır.
Cumhûr, şu görüştedir:
Kim âlimler topluluğunun kendisinden rivâyet ettiği meşâyıhdan ise ve onların/âlimlerin inkâr ettikleri bir rivâyet getirmediyse, onun hadîsi sahîhdir. (Bitti.)
Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî, Etbâu’t-Tâbiîn’den ve Hafs İbnu Buğeyl de onların küçüklerindendir. Onlar nerede, Ömer ve Osmân (radıyallahu anhuma) tarafından dîni ve emâneti itirâf edilen muhadram olan Mâliküddâr nerede?!…
Buna göre, imamlar zikri geçen gibilerinin hadîslerini sahîh kabûl ederlerse, Mâlik İbnu İyâd’ın hadîsi mutlaka onlardan daha sahîh olma¬lıdır.
Yukarıda geçenlerden daha da fazlası, Zehebî’nin el-Mîzân’da (2/40) Rebî İbnu ziyâd el-Hemedânî’nin tercümesinde geçen şu sözüdür:
Hiçbir kimsenin ona zayıf dediğini görmedim; O, hadîsi(nin alın¬ması) câiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
(Zehebî), yine el-Mîzân’da (2/93) Ziyâd İbnu Melîk’in (veya “Mâlik”) tercümesinde şöyle dedi:
O, mestûr bir şeyhdir; ne sika olduğu ne de zayıf olduğu söylen¬medi; o halde o, hadîsi câiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
İlâve olarak da A’meş ve tabakası gibi çok sonra gelenler Mâliküd¬dâr’dan çok rivâyet etmektedirler.
Mâliküddâr gibi önceki râvîlerin gizli hallerinin tenkıdçilere ulaşması imkânsız olmuştur. Görüş hususunda haberler hüsn-i zann üzerinde ku¬ru¬lunca imâmlar onun (Mâlik’in) ve onun gibilerinin hadîslerini kabûl etmiş¬lerdir.
Sehâvî, el-Elfiye Şerhi’nde (1/299) buna benzer bir sözü açıkça ifâde etmiştir.
İşte size hâdîs ilimlerinde mü’minlerin emîri Ebû’l-Hasen ed-Dârekutnî… O [Fethu’l-Muğîs(1/298)’de geçtiğine göre] şöyle diyor:
Kimden iki sika râvî rivâyet ettiyse ondan mechûllük (bilinmezlik ve tanınmazlık) kalkar ve adâleti sâbit olur. (Bitti.)
Böylece Mâlik İbnu İyâd ve benzerlerinin hadîslerini kabûl etmek husûsundaki imâmlardan nakledilen sözleri gördükten ve bildikten sonra, başkalarının bunlara uymayan aksi görüşte olan sözlerine ancak şunu di¬yerek bakılmalıdır:
Bu söz sahîhlikten ve tahkîkten çok uzak bir görüştür.
Allah en iyisini bilir.

Üçüncü Yol
Mâlikuddâr muhadramdır, Resûlüllah zamanına erişmiştir. Kim de Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanına erişmiş ise onu bazıları sahâbe (radıyallahu anhum) arasında zikretmiştir.
Hâfız, et-Tehzîb’de (1/135) İbrâhîm İbnu Ebî Mûsâ el-Eş’arî’nin ter¬cümesinde şöyle demiştir:
Bir cemâat onu, idrâk (Resûlüllah zamanına erişmiş olmak) husûsun¬daki âdetleri üzere sahâbe (radıyallahu anhum) içinde zikretmişler¬dir.
(Hâfız İbnu Hacer) Esved İbnu Mes’ûd el-Anberî’nin tercümesin de şöyle dedi.
Onu Bâverdi ve sahâbe hakkında eser yazan bir cemâat sahâbe içinde zikretmişlerdir. (Bitti.)
Hâfız Süyûtî, Hüsnü’l-Muhâdara’da (1/103) el-Ekder İbnu Ham¬mâm’ın tercümesinde şöyle dedi:
Hâfız İbnu Hacer (rahimehullâh) onu El-Isâbe’de muhadramûn kıs¬mında getirmiştir. Muhadramlar da Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) zama¬nına yetişip de ancak vefâtından sonra Müslümân olan kimseler de¬mektir ki, onlar İbnu Abdi’l-Berr ve bir tâifeye göre sahâbîdirler. (Bitti.)
İşte bu sebeble Süyûtî onu “Dürrüssehâbe fî Men Dahale Mısra Mine’s-Sahâbe” isimli eserinde ashab (radıyallahu anhum) arasında zik¬ret¬miştir.
Derim ki; Başkaları da “Sahâbî değildir” demişlerdir.
Resûlüllah zamanına erişen kimsenin sahâbî olduğunda ihtilâf edilen kimselerden olunca bazıları onun sahâbi olduğunu kimileri de olmadı¬ğını söylemişlerdir.
O halde sen şöyle diyebilirsin:
Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanına erişen ama vefatından sonra İslâm’a giren kimse, sahâbî olduğu tartışmalı bir kimsedir.
Bu bilinince…
Hâfız İbnu Hacer, et-Telhîsu’l-Habîr(1/74)’de,
يَذْكُرِ اسْمَ اللهِ عَلَيْهِ } { لَا وُضُوءَ لِمَنْ لَمْ/ “Abdestine (başlarken) besmele çek¬meyenin abdesti yoktur” hadîsi hakkında konuşma esnasında, Esmâ bintü Saîd İbni Zeyd İbni Amr üzerinde söz ederken şunları söyledi:
Hâline gelince… O -sahâbe’den değilse de- sahâbe arasında zikre¬dilmiştir; onun gibisinin hâlinden sorulmaz. (Bitti.)
Hâfız -Allah hayrını bol etsin- “Onun gibisi” sözüyle sahâbiliği tar¬tışmalı olan kimsenin, hâlinden sorulmayacak sika râvîler içine girece¬ğini ifâde etmiş oluyor.
Geçmişin hulasası olarak şöyle diyebilirsin:
Mâliküddâr, Resûlüllah zamanına erişen, ama O’nun vefatından sonra Müslüman olan bir râvîdir.
Resûlüllah zamanına erişen ama vefatından sonra Müslüman olan her bir râvînin sahâbî olup olmadığında ihtilâf edilmiştir ve sahâbî olup ol¬ma¬dığında anlaşmazlık olan her râvî sikadır; hâlinden sorulmaz.
Geçen mukaddimelerden çıkan netîce:
Mâliküddâr kesinlikle sikadır; hâlinden sorulmaz.
Allah en iyisini bilir.
İlzâmî bir cevâb… Yâni bu hadîs onu kabûl etmeyenlerin birçok hadîsi kabûl edişlerinde tutundukları ölçülere göre de haydi haydi sahîhtir. Öyle ki;
Mechûl olduğu iddiâsıyla, ed-Dâr diye meşhûr ve sahabe (rıdvânullâhi aleyhim)’nin imâmlarınca itimat edilen ve güvenilen bir kimse olan Mâliküddâr’ın rivâyetini reddeden Elbânî, ondan çok aşağı mertebede olanların rivâyetlerini kabûl etmektedir. Yanımızdaki misâller çoktur. Bun¬lar onun yolunun çelişkisini ve tutarsızlığını açıkça ortaya koymaktadır; en yüksek sesle seslenmekte ve en güçlü bir delil ile onu ilzâm etmektedir:
Buradan kalkarak ona, “Sen, sözü edilen râvîler hakkında –Mâliküd¬dâr’dan aşağı mertebede olmalarına rağmen- işte böyle yap¬tın; öyleyse Mâlikudddâr hadîsini de kabûl etmeye mecbûrsun; yoksa mutaffiflerden yani çifte terazi sahiblerinden olduğunuzu kabul ve ilan etmiş olursunuz” deriz.
Söz burada Elbânî’nin ibârelerinde bulunan birtakım ifadelere geldi kaldı ki, onlar hakkında susmanın güzel olmadığı kanaatindeyim. İşte sana onların açıklaması…
Elbânî: Mâliküddâr, âdâleti ve zaptı bilinmeyen bir kimsedir.
Derim ki: Burada kasdedilen zâhir adâlettir. O, dört (sika) kişinin on¬dan rivâyet etmesiyle şeksiz olarak adâletli bir kimsedir. Sen buna, İbnu Sa’d gibi bir Cerh ve Ta’dîl imâmının onun hakkında “marûftur” deme¬sini ve sahâbe (radıyallahu anhum)’nin imâmlarının kâmil zatlara, adâlet ve murûet sâhibi kimselere ihtiyâc duyulacak işlerde ona itimâd etmelerini de ilâve et..
Elbânî: İbnu Ebî Hâtim onu “el-Cerh ve’t-Ta’dîl”de zikretmiş, (fa¬kat onu tanıtmamış ve sika olduğunu söylememiştir.) Bu da onun mechûl olduğunu anlaştırmaktır. İbnu Ebî Hâtim’in kendisinin -geniş ezberi ve malümatına rağmen- onun hakkında hiçbir tevsikten (güvenilir olmaktan) bahs etmemesi de bunu teyid etmektedir. O yüzden bilinmezlik üzere kal¬mıştır.
Derim ki ( Muhaddis Mahmûd Saîd)
Bu, araştırmada bir kusurdur ki, böyle bir eksiklik sıfatını bulunduran kimsenin râvîler hakkında konuşması ve hadîslere hükümler vermesi lâ¬yık ve câiz olmaz. İşte Elbânî’nin sadece Râzî’nin kitâbına itimat et¬mesi, onu görmekte olduğunuz bu şiddetli kusûra düşürmüştür. Yoksa bu zatı, önceden de geçtiği gibi İbnu Sa’d, Et-Tabakat’ta (6/5), İbnu Hibbân, Es-Sikât’ta (5/384), İbnu Kesîr, El-Bidâye’de (7/100-101), Zehebî, Târîhu’l-İslâm’da (3/69), Hâfız, El-Isâbe’de (3/484), Halîlî, El-İrşâd’da (1/313), Hâfız Sehâvî, Et-Tühfetü’l-Latîfe’de (3/445) zikretmiştir. (Onun) Tehzîbu’t-Tehzîb’de (7/226,8/217) de bahsi geçmektedir.
Bu eserlerden anlaşılmakta ve bilimektedir ki, Mâliküddâr adâlet sa¬hibidir ve Ebû Sâlih’den başka bir topluluk da ondan hadîs rivâyet etmiştir.
Bu bir…
İkincisi: Şüphesiz ki İbnu Ebî Hâtim’in bir adam hakkında susması Mâliküddâr’ın -Elbânî’nin burada anlattığı gibi- mechûl olduğunu anlaştırmaz.
Şeyh Hammâd İbnu Muhammed el-Ensârî’nin “İbnu Ebî Hâtim’in ‘el-Cerh ve’t-Ta’dîl’de hakkında sustuğu herkes mechûldür” sözü bundan daha ileri bir asılsız iddiâdır.

Şeyh Hammâd bunu küllî bir kadıyye hâline getirdi!…
Derim ki (Muhaddis Mahmûd Saîd):
İbnu Ebî Hâtim bu râvî hakkında sustu; çünki o, onun hakkında ne bir cerh ne de bir ta’dîl bulmadı.
O, cerh ve ta’dîl bahisleri üzerindeki sözlerinin sonunda (1/37) şöyle dedi:
Üstelik biz (bu kitabda) cerh ve ta’dîl bulunmayan birçok isim zikret¬tik ki, haklarında cerh ve ta’dîl bulunması ümuduyla kendinden ilim rivâyet edilen herkesi içine alsın. Biz de böylece bundan sonra inşallah onları da diğerlerine katarız. (Bitti.)
Öyleyse haklarında cerh ve ta’dîlin bulunmaması, onların meçhûl ol¬ması demek değildir. Çünki meçhûl olmak bir cerhdir. Oysa o, bunu ne açıkça ne de işâretle söylemedi. Hattâ vakıa buna kesinlikle ters düşmek¬tedir. İbnu Ebî Hâtim’in nice hakkında sustuğu râvî vardır ki, başka imâmlar onlar hakkında cerh veya ta’dîl bulmuşlardır. Ricâl kitâbları bunun misâlleriyle doludur.
Bundan daha da fazlası, İbnu Ebî Hâtim’in cerh ve ta’dîl’de itimat ettiği Ebû Hâtim, birçok sahâbî hakkında “Mechûldür” ta’birini açıkça kullanmıştır. Hâfız, bunu et-Tehzîb’de (3/357) açıkça ifâde etmiştir.
Sonra Elbânî (Tevessül’ünün 120. sayfasında) İbnu Hacer’in bu se¬nede sahih hükmünü vermesini, meşğul olunmaya ve cevap vermeye değmeyecek düşük bir sözle îzâh etmeye ve yorumlamaya (!) kalkışmıştır ki bunda hiçbir fayda yoktur. Yardım istenen sadece Allah(Celle Celalühü)’tır.
Eğer dersen ki;
Kabûl edelim ki, Mâliküddâr, muhadramdır, sikadır, sahâbe’nin bü¬yükleri onu (Ümmetin işlerinde) çalıştırdı… Ancak hâfızlardan ikisinin, Münzirî ve Heysemî’nin “Onu tanımıyoruz” dediklerini görmekteyiz; bunu ne yapacağız?
Derim ki;
Onu bu iki zat tanımadılar fakat başka hadîs imamları tanıdı; ne ola¬cak? “Tanıyan tanımayana karşı bir hüccettir” dediler ama “Tanımayan tanıyana karşı bir hüccettir” demediler.
Burada faydadan boş olmayan bir incelik daha vardır ki o da şudur:
Elbânî, rastgele ve gelişigüzel konuşup bu zâtın meçhûl olduğunu iddiâ ederken Hâfız Münzirî ve Heysemî sadece tanımadıklarını söyle¬diler ve mechûl (tanınmayan kimseler) olduklarına hükmetmediler. Bu da onların hadîs ilimlerini tam bilmelerini gösteren şeylerdendir.
Hâfız, el-Lisân’da, İsmâîl İbnu Muhammed es-Saffâr’ın tercüme¬sinde (1/432) şöyle dedi:
Onu İbnu Hazm tanımadı ve El-Muhallâ’da “Onun mechûl ol¬duğu”nu söyledi…. İmâmların bunun gibiler hakkındaki âdetlerinden biri de meram¬larını “Onu tanımıyoruz” veya “Hâlini bilmiyoruz” sözle¬riyle ifâde et¬meleridir. Fazla bir şey olmaksızın ona mechûllük hük¬münü vermeleri, ancak onu tanıyan veya gelişigüzel konuşandan sadır olur. (Bitti.)
Öyleyse işi bilen, bu ilmin ehli olanların tavrı ile başkalarının tavrının arasındaki farkı iyi düşünsün. Elbânî’nin nice kez “Tanımamak”tan “Mechûldür” hükmüne döndüğü mevcûttur. Bu onun kitâblarındaki yay¬gın bir hatâdır. Ben buna Hâfız Alâî (rahimehullah)’nin “en-Nakdü’s-Sahîh limâ U’türıda Aleyhi min Ehâdîsi’l-Mesâbîh”in mukaddimesinde tenbîhte bulundum. Vellâhu’l-müsteân…

……………..ELBANIN ÇELİŞKİLERİ
Elbanî’nin Çelişkilerinden Bir Tanesi

Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hadisini zayıf göstermeye çalışırken yaptığı tahrif ve Mâlik ed-Dâr hakkında hadis âlimlerinin verdikleri bilgileri eksik ve çarpıtarak aktarması, okuyucularına bildirmemesi, Elbânî’nin güvenil¬mez olduğuna delâlet eden tek olay değildir.
Meselâ, Prof. Dr. Zekeriya Güler, başka bir hadisi ele alırken şu tes-pitleri yapıyor:
Ebû’l-Cevza Evs b. Abdullah (radıyallahu anh)’tan; “Medine halkı şid-detli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Aişe (radıyallahu anha)’ye gelerek du-rumdan yakındılar. Bunun üzerine Aişe (radıyallahu anha):
“Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında bir engel bulunmasın!” dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine, bize öyle bol yağ-mur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla: “çatlama yılı” denildi.”
İşine gelmeyen bir hadisi raviyi zayıflatmaya çalışırken Elbânî bakın ne yapıyor:
“Râvîlerden Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ifade eden İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, İclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelen Elbânî “Râvî Saîd b. Zeyd hakkında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamıyacağını söylüyor. Elbânî’nin işine geldiği başka bir hadiste daha önce zayıf dediği delil olarak kabul etmediği aynı ravi olan Saîd b. Zeyd’in hakkında bu sefer şöyle diyor Elbânî: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez…diyor Elbânî.
Gördüğünüz gibi işine gelmediğinde Buhârî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelerek onların sika dediği raviyi kabul etmezken işine geldiğinde bu sefer kabul ediyor sıka dıyor.. Elbânî’nin bu çelişkisi bir tane deyildir.

Elbânî Hişam Ibn Saad-El Albani (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/325″) kitabinda: Hişam İbn Saad güçlü ravidir diyor,ama (İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 1/283)-de Elbânî kendisiyle çelişerek diyor ki:”Hişam İbn Saadin zihni zayif idi”

Ali Ibn Said El-Razi-El Albani onu (“İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 7/13″) kitabinda zayif,( silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 4/25)-da ise güçlü ravi saymiştir

Elbani kendinin (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/638 no. 365, “) kitabinda Yahya bin Malikin 6 esas hadis alimi tarafindan redd edildiğini ve tehdib,tekrib veya tehdib kitablarinda kayd edilmediyini söylüyor

Bu Elbânî’nin açik bir hatasıdır. İmam Hacer El Askalani Yahya bin Maliki kendi kitabında,”Ebu Eyyub El Meraaci ” lakabi ile kaydetmişdir. ( Tahdib el-Tahdib 12/19)

Hz. Aişe (r.a): Kim söylese ki, Resulallah (s.a.s) ayak üste abdest bozuyor inanmayin, o oturmadikca abdestini bozmazdi (Tirmizi,Nesai) Elbani (Mişkat el-Masabih cilt 1/sayfa 117) adli kitabinda bu hadisi zayif saydiği halde (Mişkat el-Masabih ,cilt 1 sayfa 345 no 201) -da kendiyle çelişerek sahih saymişdir.

Bu kitaptaki ikinci hadisin tahriçinde geçen Hz. Osman (radıyellâhu anhu)’a bir ihtiyâcını anlatamayan adama Osman İbnu Huneyf (radıyallâhu anhu) âmâ hadisindeki gibi tevessülü öğrettiği hadisi zayıflatmaya çalışan Elbânî bakın ne yapıyor.
Tenbîh: İbârelerdeki garip kafa karıştıma ve söz makaslamalardan biri de Elbânî’nin -Allah bizi de onu da affetsin- Teves¬sül adlı eserinin (sh:86) da Elbânî nin şöyle yapmasıdır:
Alî İbnu’l-Medînî şöyle dedi: “Ticaret için Mısır’a gider gelirdi….” de Elbânî’nin Ali İbnu’l-Medînî’nin ibare¬sinden Şebîb İbnu Saîd’in ezberinin zayıf olduğuna delil getirmiştir. Halbuki Elbânî İbnu’l-Medînî’nin sözünden başında söylediği en mühim kelimeyi kesmiştir ki o da Alî İbnu’l-Medînî Şebîb İbnu Saîd’in “sikadır…” sözüdür.
İlmî emanet işte böyle olur(!) Allah’tır kendinden yardım istenen…
Elbânî, (ilimden, doğrudan ve haktan) uzaklaşıp kendinden önce hiç¬bir kimsenin gitmediği garîb bir yola girdi ve Şebîb’i sika gören hafızların sözlerini ihmal etti, zikretmedi. ( Detaylı bilgi için bu kitaptaki ikinci hadisin tahriçine bakabilirsiniz).

Elbânî’nin Saîd b. Zeyd’ bu çelişkili durumu Hasan b. Alî es-Sekkâf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, bu ve başka misallerle bu tezatlıkları açıklamıştır. Ayrıca Mahmud Saîd Memduh Naktu’s-Sahih Haşi-yesi’nde, birçok örnekler ortaya koymuştu.
Mahmud Said Memduh Albânî’nin İmam Müslim’in Sahihi’nde rivayet ettiği bazı hadislere zayıf demesinden dolayı Tenbîhü’l-müslim ilâ te’addi’l-Albânî alâ Sahihi Müslim adlı küçük hacimli kitabını kaleme almış, bilahare Albânî’nin değerlendirmelerini tenkit ettiği “Et-Ta’rîf Bi Evhâmi Men Kassame’s-Sünen İlâ Sahihin ve Zaîf” adıyla (İbadât kısmı) altı cilt halinde Dubai’de tabedilmistir.
Elbânî’nin bu yaptığına ne denir?! Bir yerde haklı çıkmak, hadisi za-yıflatmak için Saîd b. Zeyd’i zayıf ravi deyip kabul etmiyor. Başka bir yerde aynı raviyi kabul ediyor. Böyle bir hadisçinin sözlerine ne kadar güvenilir.
Sonuç olarak, bu rivayete itiraz eden Elbanî’nin gerekçelerinin yeter-sizliği anlaşılmakla beraber, bu hadisle amel etmeye engel olacak bir sonuç çıkarmak, pek de ilmî olmasa gerekir. Ciddi hadis çalışmaları olan Elba-nî’nin, hadislerden yola çıkarak kadına altını haram etmesi, gibi Ehli Sün¬net dışı bir görüş ortaya atması başka konularda da hatalı olabileceğini gösterir.
Elbanî, bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında, parmaklarına altın yü-zük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için, evvelâ onlara ben-zemek olur. Sonra da, İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten harâmdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden naslara muhalefet etmektir.
Elbânî, erkeklere altın yüzük takmanın harâm olduğuna dair altı tane hadîs-i şerîf zikrettikten sonra, kadınlara da altın yüzüğün harâm olduğuna dair şu hadis-i şerîfi zikretmektedir:
“Dostuna ateşten bir halka giydirmek isteyen, parmağına altın bir yü-zük taksın. Mahbûbunun boynuna ateşten bir tasma takmak isteyen, altın-dan bir gerdanlık taksın. Dostunun koluna ateşten bir çember takmak iste-yen, altından bir bilezik taksın.” Kitabın mütercimi Ali Aslan, bu hadîs-i şerîfin altına şöyle bir not ilâve etmiş: Elbanî nin bu fetvası, dört mezhebe muhalif bir fetvadır. Dört mezhebe göre de, altın kadınlara helâldir, bilinsin.” demektedir.

Görüldüğü gibi, Elbanî bilerek veya bilmeden büyük hatalar yapıyor. Böyle hatalar yapan birisinin tahriçlerine güven olur mu? Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler, Elbânî’ye büyük muhaddis diyorlardı. Elbanî’nin durumunu gördükten sonra, Elbanî’nin bir hadise zayıf veya uy-durma dediği zaman, o hadisin öyle olmayabileceği bilincinde olmaları la-zım.
İTİRAZ:
Dost düşman herkesin şehadetiyle konunun uzmanı olan bir âlimin, ulaş¬tığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından dönmesinin neresinde bir çelişki vardır?
İmam Ebu Hanife, “Ey Ebu Yusuf! Benden her duyduğunu yazma! Çünkü ben bir beşerim. Bugün bir şey söyler, yarın ondan dönebilirim.” Derken size göre “Ben tenakuzları olan çelişkili birisiyim.” mi demek iste-miştir?
İmameyn -söylendiğine göre mezhebin üçte birinden geri dönerken size göre çelişkiye mi düşmüştür? Elbani’nin çelişki ve tenakuzatına değil, hatadan dönme erdemini göstermiştir.
CEVAP:
Evet, bir âlimin, ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hata-sından dönmesi gayet normaldir. Fakat yukarda verdiğimiz örneklere bakıcak olursanız burda Elbani nin okuycudan bazı bilgileri gizleme, bildirmenme gibi durumları var. Burda ulaş¬tığı yeni bilgilerle içtihadını değiştirme gibi bir durum yok. Ayrıca dikkat edin yukarda gösterdiğimiz gibi ravi hakkında Elbânî nin ilk sözü “hakkında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamıyacağını söylüyor. İkinci tesbitinde de Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez diyor Elbânî.
Yani ravi aynı ravi ilk sözünde hakkında söz söylendiğini söylüyor. İkinci sözünde de bunu tekrar ifade ediyor. Yani ravi hakkında ulaştığı yeni bir bilgi yok. Ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirme gibi bir durum yok. Biz bu tür çelişkilerinden bahsediyoruz.
Yoksa Elbânî nin ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından döndüklerine biz bişey demiyoruz. İctihadını değiştirip hatasından döndükleri o kadar çok ki biz buraya yazmadık zaten onları.

Elbânî’nin çelişkili ifadeleri hataları birkaç tane değil.
Elbanî’nin ne kadar büyük bir otorite (!) olduğu, Mahmud Saîd Memduhun Ref’u’l-Menare’sini, Et-Ta’rîf isimli eserini, ondaki Elbanin Kütüb-i Sitte’deki bin civarındaki rivayet üzerinde cahilce yaptığı “zayıf-tır” dam¬galamaları ve verdiği yersiz hükümleri, en-Nakdu’s-sahîh’ini, Hasan Sekkaf’ın “Tenakuzatü’l-Elbânî” isimli üç ciltlik kitabında yüzlerce zikret-tiği çelişkileri okuyanlar çok güzel anlar. Abdulaziz el-Ğumarî’nin eseri baştan sona onun hatlarını çelişkilerini, Abdullah el-Ğumarî’nin bu kıssa ile alakalı olarak kaleme aldığı risalesinde onun, işine geldiği yerde bir raviyi nasıl güvenilir, gelmeyen yerde ise Buhari’nin ravilerini nasıl yerden yere vurduğunu anlatır. Bazı alimler Elbanî’nin bu kadar hata ve çelişkilerini bilmedikleri için ilk başlarda Elbanî’yi övmüş olabilirler. Fakat ciltler dolusu hata ve çelişkilerini bildikten gördükten sonra Elbanî’yi övmemişlerdir , Abdullah el-Ğumarî’ gibi sonradan tenkit etmişlerdir.

Elbani’in asıl ülkesi olan Arnavutluk olup yirmili yaşlarında hadis ilmi ile meşgul olmaya başladı. Bir yandan saat tamirciliği yapıp bir yandan da Daru’l-kutubi’z-Zahiriyye giderek oradaki hadis yazmalarını incelemeye başladı. Böylece bir hocası olmadan kendi kendini hadis alanında yetiştirdi. Daha sonraları bir hocadan hadis rivayet icazeti aldı.

Bir hocası olmadan kendi kendini yetiştiren Elbani’nin yukardaki bahsettiğimiz dört mezhebin görüşüne aykırı fetva vermesi, birkaç cilt hadislerin tahriçlerindeki hataları ve çelişkileri olması normal.
Normal olmayan bu kadar hatları çelişkileri olan Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler, “Büyük Muhaddis” dedikleri Elbani’nin bir hadise zayıf veya uydurma demişse artık o hadis zayıf veya uydurma olarak görüyorlar. Diğer eski meşhur muhaddislerin de¬dikleri ikinci planda atıp kabul etmiyorlar. Önemli olan bu kadar bilerek veya bilmeden hata eden Elbani nin Müs¬lümanla¬rın yaptıklarına dair getirdikleri hadislere zayıf veya uydurma demesine bazı insanların inanıp güvenmesi sonucunda müslümanları bidat veya şirk işlemekle itham etmeleri önemli olan budur. Siz madem Elbani’ nin hataları olabileceğini hatasından dön¬mesini bir erdem olarak kabul ediyorsunuz o zaman onun bir hadise zayıf dediği zaman o ha¬disin zayıf olmayabileceğini de düşünüp kayıtsız şartsız onun gö¬rüşlerine teslim olmamanız lazım. Hadisleri kolayca zayi etmemeniz lazım.

EVET YUKARDA YAZILANLARI TAMAMI OKUNULDUGUNA MALIK ED DAR IN MEÇHUL OLMADIGI ADELETLI OLDUGU ZAPTI SAGLAM OLDUGU ORTAYA CIKMISTIR

UBEYDULLAHIN ELBANIDEN ALDIGI BILGI EKSIK HATA ZAN VE ITHAMLARLA DOLU OLDUGUNU TEK TEK YUKARDA ISBATLANDI

BASKA ITIRAZLARI VARSA UBEYDULLAH HOCANIN ONU DA BEKLERIZ CEVAP VERMEK İÇİN UBEYDULLAH HOCA ŞİMDİ SİZDEN BASKA KONUYA GECMEDEN YUKARDA SIZIN ITIRAZINIZA YANI MALIK ED DAR MECHUL DEMENIZE VERDIGIM SAYFALARCA CEVABIMA TEK TEK CEVAP VERMENIZI ISTIYORUM LUTFEN BASKA KONUYA GECMEYIN

11 10 2013 hala ubeydullah tan cevap beklıyorum

6 ay gectı ubeydullah tan cevap gelmedı. Daha benım gıbı cahıle cevap veremıyen ubeydullah kardes . vıdeolarla insanlara eksık taraflı bilgileri veriyor. ne dıyelım alımle talebeyı ayırt edemıyenler de onu izlıyor. bu ummet kımlerin ellerıne dustu hoca dıye

http://www.ihvanlar.net

Reklamlar
UBEYDULLAH ARSLAN içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ahmed Şahin ve amentüde ittifak

Kadir Mısıroğlu’nun Sebil Yayınevinden çıkan Tarihten Günümüze Tahrif hareketlerinin 3. cildinde, ehli kitapla amentüde ittifak ettiğini söyleyen Zaman yazarı Ahmed Şahin hakkında dikkat çekici notlar var. Ahmed Şahin’in, Kadir Mısıroğlu ile karşılaşması da hayli ilginç… Buyurun:

REDDİYELER içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

İslam düşmanı Levent Kırca’dan çarşafa hakaret

levent kırca  Kadının şu fitne zamandaki en güzel örtüsü çarşaftır. Çarşaf, İslam’ın değer ve şeref bakımından yücelttiği kadını değeriyle koruma aracıdır. Ve İslam’ın yürüyen tebliğcisi, adeta alameti haline gelmiştir.

   Bu nedenledir ki, kişiler eğer İslam’a saldıracaksa çoğunlukla çarşafa saldırır. Kimisi çarşaf yırtma töreni yapar, kimisi ise alenen hakaret eder.

90 yıldır hep aynı manzara…

İSLAM DÜŞMANI LEVENT KIRCA
   Geçtiğimiz günlerde Levent Kırca adında ayyaş taklitleri ile ünlenmiş bir adam sahneye çarşaf giymiş bir oyuncu çıkararak “İşte Türk Hava Yolları’nın hostesi gelmiş.” Gibi ifadelerden sonra çarşaflı kadına yönelik ağır hakaretlerde bulunup: “Sen örtünmeyi becerememişsin. Burnun patlıcan gibi ortada kalmış. Ya şu burun beni acayip tahrik ediyor lan” demiş…

   İslam’a alenen küfür ve hakaret edemedikleri için, görüldüğü zaman akla İslamı getiren bir şeyi karşılarına alarak alay ediyor ve hakaret ediyorlar. 1400 sene önce Ebu Cehiller de aynısını yapıyordu. 90 senedir de Türkiye’de yapılıyor…

MUTAFFİFÎN SURESİ
29. Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı.
30. Mü’minler yanlarından geçtiğinde birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı.
31. Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı.
32. Mü’minleri gördükleri vakit, “Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir” diyorlardı.
33. Halbuki onlar, mü’minlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.
34. İşte bugün de mü’minler kâfirlere gülerler.
35. Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler.
36. Nasıl, kâfirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı!?

CASİYE SURESİNDEN
33. Yaptıklarının kötülükleri karşılarına dikilmiş ve alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıvermiştir.
34. Onlara şöyle denir: “Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, bu gün biz de sizi unutuyoruz. Barınağınız ateştir. Yardımcılarınız da yoktur.”
35. “Bunun sebebi, Allah’ın âyetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatmasıdır.” Artık bugün ateşten çıkarılmazlar ve Allah’ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilmez.
36. Hamd, göklerin Rabbi ve yerin Rabbi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
37. Göklerde ve yerde ululuk O’na aittir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

   (İslam’a, Müslümanlara ve İslami değerlere küfreden insanlar öldüğü vakit ne cenaze namazı kılınır ne de camiye alınır. Değerli imamlarımız (özellikle Teşvikiye Camii imamı) böyle kişilerin listesini tutsunlar ve kabul etmesinler. Almasınlar cenazelerini. Ömrü boyu küfrettiği camiden uzak tutsunlar. Göndersinler Anıtkabir’e, ayin eşliğinde üzerine şarap döküp kaldırsınlar cesedini…)

HANIMLAR DİKKAT!
   Değerli hanım kardeşlerimiz! Böyle adamların yanında peçenizi de takın. Burnunuzu bile göstermeyin. Çünkü onlar baktığı objeye insanî bakmazlar. Duvara bile baksalar başka şekiller canlandırırlar gözlerinde. Gözleri her yerde bir çıplak, bir ahlaksızlık arar. Çarşaflı birini görünce de çileden çıkarlar. Anasına babasına küfredilmişten beter olurlar. Sara hastası gibi kıvranmaya başlarlar.

   Hem İslami kisveyi hazmedemez, hem de senin bedeninden kendine pay çıkaramadığı için kudururlar…

   Aman hanım kardeşlerimiz, çarşafınızı muhafaza ediniz. Pardesü, tunik, manto gibi başka örtülere merak salmayınız. Çünkü diğer örtüler vücudun hatlarını belli ediyor ve tesettür emrini tam manasıyla yerine getirmiyor. Böyle adamlar önünüzden arkanızdan sizi dikizler de vebale girersiniz.

YILLARDIR EVİNİZE SOKTUĞUNUZ ADAMLAR
   Bu İslam düşmanlarını çeşitli filmlerde evinize soktunuz ve sokmaya devam ediyorsunuz. Stv, Kanal 7 gibi kanallar, İlyas Saman, Levent Kırca, Tarık Akan, Zeki Alaysa gibi İslam’a alenen hakaret eden insanların filmlerini vermeye devam ediyor. Ve sizlerde bu adamları yıllarca olduğu gibi evinize sokuyorsunuz. Adama bir yandan “İslam düşmanı, Allah kahretsin” diye sövüyorsunuz sonra karşısına geçip filmini izliyor, komikliklerine gülüyorsunuz…

NEDİR BU ÇARŞAFTAN İSTEDİKLERİ
   Bakınız değerli kardeşlerimiz, Levent Kırca İslama olan kininden böyle yapıyor diyelim. Ya Müslümanların yaptıklarına ne diyeceksiniz?

stv samanyolu

   Geçtiğimiz günlerde yine sitemize taşıdığımız haberde de gördüğünüz üzere Stv, teröriste çarşaf giydiriyordu. Ve Stv, nedense bunu hep yapıyordu… Sizce iki zihniyet arasında ne gibi farklar veya benzerlikler var?

http://www.ihvanlar.net

REDDİYELER içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Alevileri imana getiren tartışma

 321   Bazı aleviler düşünce ve yaşayış tarzı ile Müslümandır, Ehli sünnettir. Namazıyla, camisiyle, Kur’anıyla, sahabelere olan sevgisi ile normal bir Müslümandır. Sadece kendini alevi olarak tanımlar. Alevi, Ali’ye mensub olan, Ali’yi seven demektir.

   Alevilerin büyük çoğunluğunun ise İslam ile alakası yoktur. Kur’an-ı Kerimin tahrif olduğuna, Hazreti Ali’nin haşa bir Peygamber olduğuna, kimisi Hazreti Ali’nin tanrı olduğuna inanırlar ve namaz niyazla alakaları olmaz. İslam ne emretmiş ise ona bir alternatif bularak kendilerine yeni bir din türetmişlerdir. Cami yerine “cem evi”, namaz yerine “cem” yapmaları gibi.

   İşte davasında samimi olup hakikati arayan bir alevi ile yapılan kısa tartışma ve alınan netice…

REDDİYELER, VİDEOLAR içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Fethullah Gülen SKANDALI: Peygamberimiz Türkçe Olimpiyatlarına teşrif etmiş!

   Fethullah Gülen kendisine gelen mektuplarda Peygamberimizin ve çeşitli alimlerin rezalet olimpiyatlarına manen teşrif ettiğinin rüyalarda görüldüğünü söylüyor. ÖNCE SES KAYDINI DİNLEYİN:

TENKİT ÇOĞALIP DESTEK AZALINCA….

   Her kesimden eleştiriler artıp destek azaldıkça nedense “müjdeler” artıyor. Yok şöyle hikmet var, şöyle güzellik var, Peygamber teşrif etmiş, Pirler gelmiş… Ne hikmettir bilinmez destek azalınca böyle müjdeler çoğalıyor… 

   Bu olaya bir misal verip yorumu size bırakıyoruz:

   Bildiğiniz gibi Adnan Oktar açık saçık kadınlarla alem yapıp şarkı ve türküler eşliğinde eğlenirken kendisine sorulan bir soruya: “Ben seyyidim, dedeme çekmişim” tarzında bir saçmalık ile Peygamberimize iftira etmişti. Ancak iki olayın benzerlik yönü var. İkisi de gayri İslami bir olay, Allah’a isyan hali mevcut. Ve her ikisi de Peygamberimizi kullanıyor…

   Birisi Allah’a isyan etmesini Peygamberimizle örtmeye, diğeri de Allah’a yapılan toplu isyanı Peygamberimizin desteği(!) ile perdelemeye çalışıyor.

   Mesela kendi televizyonlarında yaptıkları sır kapısı adlı kısa filmlerle de okullara yardım yapanlar, zekat verenler abad oluyor, Peygamberimizi rüyalarında görüyorlar, yardım yapmayanlar ise helak oluyorlardı…

   Sizce bunların hepsi birer rastlantı mıydı…

   Şunu da söyleyelim ki, eğer bir kişi o organizasyonda işlenen haramları hoş görüp “ne güzel, ne hoş” dese dinden çıkar…

   Fetullah G. bir de oturup şarkılı türkülü olimpiyat finalini izlemiş…

fethullah gülen turkce

Yazık… Ne hale gelmişler ve ne hale getirmişler insanları…

http://www.ihvanlar.net

REDDİYELER, VİDEOLAR içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Camide diyalog tiyatrosu!

  317 Almanya’da bir camide diyalog adına yapılan kepazeliği sizlere yorumsuz olarak aktarıyoruz. camide Çıplak oturan kadın resmini buzlamak zorunda kaldık…

İŞTE O HABER:

http://www.hurriyet.com.tr de yer alan haber şöyle:

   ALMANYA’da ilk kez bir cami tiyatro eserine sahne oldu. Münih merkezli bir tiyatro aynı kentteki bir camide dinlerarası diyalog ve hoşgörü temalı bir oyun sergiledi. Münih Şehir Oda Tiyatrosu sanatçıları, Björn Bicker’in yazdığı ‘Urban Prayers’ (Kentsel Dualar) adlı eseri, cemaatinin büyük kısmı Türk olan Mehmet Akif Camisi’nde sergiledi. Caminin toplantı salonunda başlayan oyun, daha sonra mescidinde devam etti. Yaklaşık 400 Alman seyirci oyunun bu bölümünü yerde halı üstüne oturarak izledi. 
YEDİ GÜNDE YEDİ İBADETHANE
 ‘Urban Players’ dinlerarası diyalog, hoşgörü, önyargılar, göçmenlik olgusu ve şehir yaşamı gibi konuları ele alan bir eser. Yedi günde yedi farklı inanca ait ibadethanelerde gerçekleştirilmesi planlanan oyun daha önce bir sinagog ve bir proteston kilisesinde sahnelendi. Oyunun ilk bölümü ‘Diyalog’ adını taşıyor ve Edmund Telgenkaemper, Çiğdem Teke, Steven Scharf, Wiebke Puls ile Stefan Scharf müzikli bir drama sahneye koyuyor. Ana ibadethanede geçen ikinci bölümünde tenor Christopher Homberger bir koro eşliğinde dört eser seslendiriyor. Gösteri öncesi ve sonrası caminin imamı Hüseyin Acar, Kuran’dan ayetler okudu. Dinlerarası diyalog gönüllüsü Meryem Turan, izleyicilere cami hakkında bilgi verirken, gösteri sonunda katılanlara geleneksel Türk mutfağından yiyecek ve içecekler sunuldu.

http://www.ihvanlar.net

REDDİYELER içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 7 Yorum

Muhammed Esed Kimdir? Nasıl bir Sapıktır?

  muhammed esed Haham olan babasından çocukluğundan itibaren Yahudilik eğitimi alan Leopold Weiss daha genç yaşında bir Başbakan’ın bile gitmediği yerlere gidiyor ve bir anda Müslüman oluyor. Müslüman olduktan sonra yaptığı işlerden birisi de tefsir yazmak oluyor. Bir talebenin bile çabucak anlayacağı hatalara düştüğü tefsirde ayetlerin manasıyla oynayıp kafirlerin istediği kalıba sokmaya çalışıyor… İşte Kadir Mısıroğlu’nun Sebil Yayınevinden çıkan “Tarihten Günümüze Tahrif hareketleri” adlı muhteşem eserin 3. cildinden Muhammed Esed sapıklığı… Dinler arası diyalogcuların fikir babasının anatomisi…

REDDİYELER içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

KADİP gavur ailelerle ihanet buluşmaları için çalışıyor

    Dinler Arası Diyalog ismi tepki çekince Kültürler Arası Diyalog olarak değiştirip ihanete devam ediyorlar. İşte bir ihanet daha… Öncelikle Fetullah Gülen’e bağlı KADİP (Kültürler Arası Diyalog Platformu) sitesinden alınan ekran görüntüsüne göz atalım:

dinler arası diyalog

GAZETECİ VE YAZARLAR VAKFI NE ALAKA
    Bu işin başından beri Diyalog ihanetine zemin hazırlayan vakıflardan birisi de GYV… Adı gazeteci ve yazarlar ama Dinler Arası Diyalog için çalışıyor… Sizce de manidar değil mi? Sizce de garip değil mi?

DİYALOG VE DAYANIŞMA DERNEĞİ
   Adamlar kafirlerle Diyalog ve dayanışma derneği kuruyorlar, son derece bir dayanışma içerisindeler ama Müslümanlarla böyle bir diyalog ve dayanışma göremiyoruz maalesef. Amerika’da gök gürlese taziye yayınlayanlar Ölen binlerce Müslüman için nedense sessiz kalabiliyor…

   Neyse bu ayrıntıları bir soru işareti koyarak bilgi hazinenizin arasına dahil edin. Biz asıl konumuza gelelim.

AİLELER BULUŞUYOR, OLDUĞU KONUMDA KABUL ETMEK İÇİN!
   Projeye göre Müslüman ve gavur aileleri bir araya getiriyorlarmış. Yazıda da okuduğunuz gibi amaç: “herkesi bulunduğu konumda kabul etmek”

   Evet, bu prjeler bizim ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyor. Biz en başından beri diyaloğun “tebliği ve emri bil marufu” ortadan kaldırmak için yapıldığını söylüyoruz. Çünkü herkes birbirini olduğu gibi kabul edince tebliğe gerek kalmayacak. Gavurun cehenneme gitmesine razı olacaksın. Ona tebliğ etmeyeceksin. İslamın güzelliklerinden haberdar etmeyeceksin.

   Peki, nerede kaldı Emri Bil maruf, Nehyi anil Münker! Allah’ın “onları olduğu konumda kabul edin” diye bir hükmünü hangi kitapta okudunuz ey gafiller topluluğu!

   YAŞARAYAK TEBLİĞ(!)
   Şimdi tutturmuşlar biz yaşarak tebliğ ediyoruz diye… Sen nasıl yaşıyorsun ki, senden ders alsın. Bir kere tesettürün tesettüre benzemiyor, kadın erkek karışık rahatça oturabiliyorsun, haremlik selamlık yok. Karını gavur erkekleri ile konuşturabiliyorsun. Sen hangi İslamı yaşıyorsun ki, onlardan da görmelerini bekliyorsun! Daha en başında Allah’a isyan ediyorsun… Dolayısıyla bu düşünceleri de fiyaskodan başka bir şey değildir.

FARKLILIKLAR ZENGİNLİKMİŞ
   Farklı dine mensup olmayı zenginlik sayan bir zihniyet bu… Allah muhafaza bu cümle insanı kafir eder. Çünkü Allahu Teala son olarak Hak bir din gönderdi ve sadece ondan razı oldu.

   “Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran 85)

   Bu nasıl bir zihniyettir ki, gavurun gavurluğundan razı olup onu zenginlik olarak kabul ediyor. Hazreti Peygamber ise (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ölüm döşeğinde olan bir Yahudi gence bile İslamı tebliğ ediyor. Nerede kaldı ki, onları olduğu konumda kabul etmek ve bunu bir farklılık görüp zenginlik saymak… 

   Bu çalışmalar üzerine tek söylenecek söz “Allahu Teala şerlerinden Ümmeti muhafaza eylesin”…

http://www.ihvanlar.net

REDDİYELER içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Mustafa İslamoğlu söylemde ve uygulamada çelişiyor!

Mustafa İslamoğlu’nun takke ve sarık hakkında “bidat ve dinde yoktur” gibi hezeyanlarını daha önce sizlere aktarmıştık.. Önce o videoyu bir izleyelim:

BİD’AT DİYORDU KENDİ TAKIYOR

mustafa-islamoglu-desifre-2

mustafa islamoğlu - mustafa islamoğlu

    İhsan Eliaçığın Miraç yoktur deyip milleti Taksim’e miraç kutlamaya çağırması gibi, (BURADAN BAKABİLİRSİNİZ) Mustafa İslamoğlu da sarık takke İslam’da yoktur, bid’attir deyip kendisi takıyor…

   Şu halde Mustafa İslamoğlu için 3 seçenek vardır:

1- Dediği gibi takke takmak bid’at ise kendisi bir bid’atçidir ve dinden olmayan bir şeyi yapmaktadır.

2- Bid’at değil ise halkı bid’at diyerek yanlış yönlendirmiş olması onun nasıl bir dava adamı olduğu hakkında (takipçilerine) bilgi verir.

3- Her halükarda söylediği ile çelişmektedir…

TAKKE TAKMASI KÖTÜ MÜ?

   Bazı kardeşlerimiz: “Ne güzel işte takke takmış, kötü mü yapmış” diyebilir. Burada önemli olan husus şudur: İslamoğlu takke ve sarık gibi İslam şiarının dinde yeri olmadığını, bid’at olduğunu söylüyor. Eğer bu inançta ise kendisi niye yapıyor? Yok bu düşüncesinden dönmüş ise neden bunu izhar etmiyor? Halkı neden yanlış yönlendiriyor? Takipçilerini neden ateşe atıyor?

   İnsan, dini meseleleri anlatır ama yapamayabilir. Mesela sadakanın faziletini anlatırsınız ama sadaka vermiyorsanız kimse “neden sadaka vermiyorsunuz?” demez. Aynı şekilde sarık takmanın faziletini anlatıp kendiniz takmayabilirsiniz. Kimse size “neden takmıyorsun” diyemez. 

   Veya bir insanı sevmiyordunuz, sevmeye başladınız. Eleştiriyordunuz, savunmaya başladınız. Buna da kimse karışamaz.

   Ama kalkıp, bir İslam nişanını (alametini) “bu dinde yoktur” dedikten sonra kendiniz yapıyorsanız soru işaretleri ardı ardına belirir ve üzerinize yıkılır, altından kalkamazsınız…

http://www.ihvanlar.net

REDDİYELER, RESİMLER içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Selefilik Nedir? Selefiler ve Selefiyyün

ismailağa

DR. İHSAN ŞENOCAK
Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.

Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar.

Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.

İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.

İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları, istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge bürünmüşlerdir.

İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.

Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b. Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda kalırlardı.”[1]

İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.

Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup, “kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir, bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]

Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]

İtikadî İhtilafların Arkaplanı

Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında değerlendirmelerine yol açmıştır.

İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar. İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.

İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.

Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.

Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği “müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus özellikler isnat etmiştir.

Kelamcıların Zuhuru

Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.

Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.

Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[6]

Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.

Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır.

Selef

“Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır. Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]

Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn, ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin kurtulacağını söylemektedir.[14]

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.

İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba, sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15] Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip edecektir?!

Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave, eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz, fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır. Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli elbiseler giymişlerdir.[16]

Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış, içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı denmiştir.

Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Selefiyye

İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir mezhebin adı olarak kullanılmıştır.

Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.

Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.

Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır.

Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir.

Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır.

Selefin Akidesi

Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait uzuvları isnat etmişlerdir.

İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam” adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]

Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.

Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman etmek.[22]

Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf etmek.

Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.

İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.

Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir yürütmemek.

Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]

İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr” cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de “et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de küfürdür.[24]

Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır. Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.

Selefiyye’nin Kurucusu

Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]

Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.

Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir.

Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır. Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da değişmiştir.

Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili oldu.

Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin etti.

Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye” diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.

Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”, tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]

Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.

Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir. Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar olmuşlardır.

Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul edilmektedirler.

ALİ KARA HOCA’DAN VEHHABİ SELEFİLER

Dipnotlar:
[1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y., s. 12.
[2] Kur’an, Zümer(39): 30.
[3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut, 1994, s. 19.
[4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
[5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
[6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
[7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut, 2003, 820.
[8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.
[9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.
[10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.
[11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.
[12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97; Ahmed, Müsned, V, 382.
[13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.
[14] Hakim, İlim, I, 82.
[15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.
[16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.
[17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.
[18] el-Buti, a.g.e., s. 13.
[19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s. 127
[20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.
[21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, ( Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s. 41
[22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.
[23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.
[24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.
[25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.
[26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.
[29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.

REDDİYELER içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın