MEVDUDİ VE SAPIK GÖRÜŞLERİ

   Mevdudi, Çeştiyye tarikatının büyüklerinden olan hoca Kutbuddin Mevdudi Çeştinin torunlarındandır. Ecmir’de medfun olan Mu’inuddin-i Çeşti, Kutbuddinin halifelerinden Osman haruninin halifesidir. Kutbuddin Mevdudi 1132’de Çeşt’de vefat etti. Çeşt, Hirat kariyyelerindendir.

    Mevdudi, 1903 senesinde Haydarabad’da doğdu. 1979 Eylül ayında Amerika’da öldü. Pakistan’da defnedildi.

    Gazeteci olarak hayata atıldı. İlk olarak 1927 de (İslamda Cihad) kitabını yazdı. Bu kitabında ihtilal fikirlerini yayıyordu. Arapçaya tercüme edilince, Hasan El-Benna’nın düşüncelerine tesir ederek Mısır’da devlete karşı ayaklanmasına ve öldürülmesine sebep oldu.

   Mevdudinin ilmi kifayetsizliği böyle sayısız müslümanları, maddi ve manevi ölüme sürüklemiştir. Çünkü hiçbir İslam âlemi siyasete karışmamış, ihtilali hatırından bile geçirmemiştir. Milleti ilmi ile, nasihat ile irşad etmişlerdir. İslamiyetin ihtilal ile değil, ilim ile ahlak ile yayılacağını bildirmişlerdir.

   Mevdudi, İslamın bütün ana prensiplerini kendi mantığı ile çözmeye kalkışmış, İslam âlimlerinden hep ayrılmıştır. Kitapları incelenirse kendi mantığını, kendi düşüncelerini, İslamiyet olarak yaymak çabasında olduğu kolayca sezilir. İslamiyeti modern hükümet şekline uydurmak için çeşitli kılıflar uydurmaktadır.

   İngilizlerin ve uşaklarının o dönemde İslam âlimlerini yok etmesi ve fetret devri Mevdudi’ye yaradı. Mevdudi bu bu dönemi kendi lehine kullanmayı başardı. Hind müslümanlarının milli hareketlerine karıştı. İslam müctehidlerinin başarılarını kendisine mal etmek için çok yazılar neşretti. Bu yazılarında, kendisine milli önderlik ve telkin edicilik süsü verdi. Çok kurnaz davranarak partinin başına geçti. Hâlbuki Pakistan’ın kurulması fikrini ortaya koyup bu yolda çalışanlar başkalarıydı. Başlarında Ali Cinnah bulunuyordu. Ali Cinnah, Hind Müslümanlarına istiklal fikrini aşılarken ve onları birleşmeye çağırırken Mevdudi kendi çıkarına isteklerde bulununca fitneyi önlemek için hap edilmesine fetva verildi.

   Fitne bastırılıp 1947’de Pakistan devleti teşekkül edince, 1950 yılında serbest bırakıldı. Ehli Sünnetin temiz müslümanlar yeni devlet içinde İslam davasını güderken, Mevdudi (Kadıyani) denilen bozuk bir din ile fikirleri meşgul etmeye başladığından 1953 de mahkeme olunarak 26 ay daha hapsedildi.

   O hapiste iken Müslümanları koruan anayasa hazırlanmıştı ve 1956’da kabul edildi. Fakat hapisten çıkar çıkmaz ihtilal fikri aşılayan yazıları ortalığı hemen karıştırdı. Anayasanın yasak edilmesine ve örfi idarenin ilanına sebep oldu. 1962’de yeni anayasa yürürlülüğe kondu. Fakat mevdudi yine rahat durmadı. İslam Cemaati teşkilatının kapatılmasına da sebep oldu.  1964 başında tekrar hapsoldu. Fakat genel afdan istifade ederek az zamanda kurtuldu.

   İnsan hakları ve adalet diye bağırarak ihtilal çıkarma sevdasına düştü. Keşmir’de karışıklıklara yol açtı. Hintliler bundan yararlanarak Keşmire saldırdı.

   Mevdudi el altında Suudi Arabistan ile de işbirliği yaptı. Mezhepsizliği her İslam ülkesine yaymak için kurulmuş olan Medine’deki istişare heyetine a’za oldu. Yine yanaşmaya kalkıştığı kimseler tarafından hapsedildi.

   Karaşi Medresesinin müdürü (Pakistan Medreseeleri vifakı)nın reisi Muhammed Yusuf Benuri 1977 senesinde vefat etti. “El-üstadül-Mevdudi”kitabında Mevdudi’nin ehliyetsiz ve mezhepsiz olduğunu uzun uzun anlatmaktadır. Bu kitap Arabi olup, İstanbul’da ofset ile bastırılmıştır. Yedinci sahifeden başlayarak diyor ki:
   “gençliğinde, niyaz Fethpuri isimnide bir mülhidi katip yaptı. Bunun sapık fikirleri ile bozuldu. Bunun yardımı ile çeşitli dergilere yazı vererek geçimini sağladı. Sonra “Cemiyyetül Ulema’il Hin” idaresini ele aldı. Müftü Muhammed Kifayetullah ve Şeyh Ahmed Sa’idi Dehlevinin yardımları ile “Müslim”, 1933’de “Tercüman-ül Kur’an” dergisini çıkardı. Sonra dört arkadaşı ile birlikte “Darül İslam” idaresini kurdular. Bu arkadaşları, Muhammed Mauzur Nu’mani, Ebül Hasen Ali nedvi Lüknevi, Emin Ahsenü İslahi ve Mes’ud Alimül-Nedvi idi.
   Nihayet 1941’de “El-Cemaatül İslamiyye” idaresini tesis etti. Şeyh Münazır Ahsen-ül Geylani, Seyyid Süleyman-ün-Nedvi, Abdülmacid Deryabadi gibi meşhur kimselerin methiyelerine kavuştu fakar sapık fikirlerini yaymaya başlayınca ipler koptu.
   Kitaplarına karşı ilk reddiyeyi yazan şeyh Münazır Ahsen-ül Geylani oldu. Abdülmacid Deryabadi’nin çıkardığı “Sıdk-ul Cedid” dergisinde “Yeni bir harici” başlığı ile ilk reddiyesini yazdı. Sonra Süleyman-ün Nedvi ve Hüseyn Ahmed-ül Medeni, Mevdudiye reddiyeler yazdılar.”

  NEDEN SAPITTI?
   Mevdudi bir din adamı değildir. Bir politika, siyaset adamıdır. Urdu dilinde akıcı bir kalemi vardır. Fakat kitaplarının günahı, faydalarından büyüktür.
   Mevdudinin sapıtmasına sebep, din bilgilerini ehlinden öğrenmedi. Arabi ilimlerde maharet kazanmadı. Hakiki din alimlerinin sohbetlerine kavuşmadı.

   İslamiyeti ehlinden öğrenmeyip, kendi felsefesini işin içine karıştırınca sapıtmak da kaçınılmaz oldu. Bu nedenle sebep olduğu şerler, hayırlarına büyük üstünlükle galiptir.

   Bilhassa Urdu dilinde yazdığı kitaplarında, Ashab-ı Kirama dil uzatmakta, Halife-i Raşid olan hazreti Osman’ı lekelemeye çalışmaktadır. İslamiyetin ıstılahlarını ve ayet-i kerimeleri değiştirmektedir. Salef-i Salihine hakaret etmektedir.

   “Sarra’” sahibi Kusaymi ve “Camiat-ul Medine” müderrislerinden Muhammed Zekeriyya da önce Mevdudi’nin yazılarını beğeniyordu. Sonra sapıklığını, delaletini anlayınca kendisine nasihat mektubu yazdı. Sonra onun bozuk fikirlerini bildiren risale neşretti. Doktor Abdürrezzak Hezarevi pakistani, bunu Urdu dilinden arabiye tercüme ve şerh eyledi. Bunu okuyanlar Mevdudi’nin fikirlerini iyi anlar.

   Fikirlerinin bir kısmı fısktır. Bir kısmı bid’attir. Bir kısmı ilhaddir. Bir kısmı dinde cahil olduğunu gösteriyor. Çeşitli yazıları ise birbirini tekzip etmektedir.

BİRAZ MİSAL VERELİM
      Mevdudi “İslam’da İhya hareketleri” kitabının birinci baskısında, İslam dinine ve Ehli sünnet alimlerine iftiralar yaptı. Pakistandaki doğru imanlı müslümanlar İslamı savunmaya başladılar. Onun iftiralarını vesikalar ile reddettiler. Bu haklı hücumlar karşısında şaşkına dönen Mevdudi, kitabına çeki düzen vermek zorunda kaldı. Yazılarının bir kısmını değiştirerek, bir kısmınıda cahilce tevillere kalkışarak yeniden bastırdı. Yiğitliğine leke sürdürmemek için de “yanlış anlaşılan yerleri tekrar gözden geçirip, kalp kırıcı tenkitleri önlemeye çalıştım” önsözünü de kitabın başına koydu.

   Fakat bu kitabında da ehlisünnet alimlerine Müslümanlar tarafından sunulan “imam, Hüccetül İslam, Kutbul Arifin, şeyhul İslam” gibi saygın kavramlara dil uzattı.

   Bu kavramları Müslümanlara layık görmez iken kendisi sapıklıkları delilleri ile ortaya konulan İbni Teymiyye ve Abduhu överken isimlerinin başına imam, üstad gibi kelimeleri yazmaktan geri kalmadı.

   “İslamda ihya hareketleri” kitabının baş tarafında: “İslam dini, dinsiz felsefeden büyük farkı olan, kendine mahsus bir felsefe ortaya koyar. Kainat ve insan hakkındaki bilgileri dinsizlerin bilgisena tamamen zıddır.” Diyor.

 İslam dininde felsefe bulunduğunu ve İslam âlimlerinin filozof olduğunu anlatıyor. Bu sözleri, Avrupa’lıların İslamiyeti dışarıdan görerek anlamalarına ve anlatmalarına benzemektedir. İslam âlimlerinin bir filozof derecesine düşürülmeleri, İslam âlimlerinin büyüklerini anlamamaktır.

   Din bilgileri ikiye ayrılır. Din bilgileri, fen bilgileri. İslamın fen bilgileri müşahede, tetkik ve tecrübe ile elde edilmektedir. Avrupa ve Amerika’daki dinsizlerin kâinat ve insan üzerindeki fen bilgileri de böyledir. Bunları birbirinden tamamen zıt diyerek ayırmak, islamda fen bilgisi olduğunu inkâr etmek olur. Buda kaş yaparken göz çıkarmaya benzer. Yüce İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretlerinin “cahillerin dine yardım etmeye kalkışması, dine fayda değil zarar verir” sözü ne kadar da yerindedir.

  33. sayfasında “Hilafet müessesesinin zayıflamasına sebep olan iki şeyden biri, hazreti Osman’ın, selefleri kadar liderlik ehliyetine malik bulunmamasıydı.”

   Bu sözü ile büyük halifeyi lekelemeye kalkışıyor. Seyyid Kutup da “Adalaetül-ictimaiyyetü fil-İslam” kitabında Hazreti Osman (Radıyallahu anh)a böyle saldırmaktadır.

   Hazret-i Ömer’in tavsiye etiği, sahabelerin sözbirliği ile seçtiği ve hadis-i şeriflerle üstünlüğü bildirilen Zinnureyn Hazretlerine dil uzatmak cahil olmanın veya İslamiyeti perde arkasından gzilice yıkmaya çalışmanın bir alametidir.

   Ashabı kiramın ve özelikle hazreti Osman’ın faziletlerini yazmak ayrı bir kitap oluşturmayı gerektirir. Sahabelerin hepsi mükemmel lider, kahraman birer Mücahid idi. Mekke’de idam sehpasında kafirlere meydan okuyan Habib hazretlerinden, şam fatihi Ebu Ubeyde’ye ve İstanbul’a gelen ordunun mücahidleri arasında bulunan Hazreti Halid’e varıncaya kadar, her birinin her bakımdan üstünlüklerini yazmak birer destan teşkil eder.

   “Peygamber ölçülerine uygun olan hilafet, zalim sultanlara geçti. Hükümranlık bir kere daha Allah’a karşı olanların eline geçmiş oldu. İslamiyet iktidardan uzaklaştırılmış bulunuyordu. Ateizm, iktidar ve hakimiyeti hilafet namı ile gasbetti. Hükümdarlara, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi denildi.”

   Bu sözler imanı olanların ağzına ve kalemine yakışacak şeyler değildir. Böyle bir terbiyesizliğe cevap vermeye bile değmez.

   “Müteaddid mezheplerin zuhuruna sebep olan skolastik düelloyu, mu’tezile akidesini, ateist ve septik temayülleri teşvik eden, yukarıda bildirdiğimiz şartlar oldu” diyor.

   Mezheplerin zuhurunu fitne ve fesat şartlarına bağlıyor. Mezheplerin zuhur edeceğini ise Peygamberimiz haber vermiş ve bunların meydana çıkmasının, Allah’dan rahmet olduklarını beyan buyurdu. Mezheplerin delilleri sitemizde yer almış ayrı bir konudur.

   Mevdudi tasavvufu da “puta tapmak” gibi yorumlayanlardan. Şöyle diyor: “Yunan, İran ve Hind semalarından gelen edebiyat ve felsefe paylaşıldı. Müslümanlığı kabul eden müşrik cemiyetlere mensup halklar birçok müşrik inancını ve fikirlerini beraberlerinde getirdiler. Putperestliği İslama sokarken, dünyaya düşkün alimlerde onlarla beraber çalıştı. Kabirlere ve evliyaya ibadet etmeye yer vermek düşüncesiyle, ayetlerin manaları tahrif edildi.”

   Evliyalığı kabul eden Mevdudi kendi yazdığını dahi okuyamayacak kadar sersemlik içinde olsa gerektir ki, dünyaya düşkün olup, kafirlerle el ele vermekle suçladığı alimleri “evliyaya tapmak” için ayetleri tahrif ettiğini ileri sürmektedir.

    Dünyacı alimlerin evliyalar ile işi olmadığı gibi, evliyalara hürmet edenlerin de onlara tapınma gibi bir davası yoktur.

SAPIK GÖRÜŞLERİNDEN KESİTLER
Mevdûdî’nin elimizdeki mevcut kitapları mutlak müçtehid edasıyla yazılmıştır. Âyet-i Kerimelere kafadan mânalar verilişi, salâhiyetli hiçbir müfessirden delil getirmeyişi, dört hak mezhepten birine göre yazılmayışı Mevdûdî’nin MEZHEPSİZ oluşunu gösteren apacık ve kat’i delillerdir.

    Şimdi Mevdûdî’nin HİLAFET VE SALTANAT isimli mezhebsizlik zehiriyle dolu kitabına bir göz atalım:

1- Kitabın çeşitli yerlerinde “İslâm nazariyesi” tabirini kullanmaktadır. Halbuki İslâmda nazariye yok, edillei şer’iyye vardır.

2- Bir İslâm memleketinde, müslüman olmayanların iman edenlere verilmiş bulunan bütün medenî haklardan aynı şekilde istifade imkânına sahip bulunduğunu iddia etmekte S.58.

Halbuki bir gayri müslim, müslüman bir kadınla evlenemediği gibi seçme ve seçilme hakkına da sahip olamaz. Mevdûdî’nin savunduğu demokratik rejimlerdedir.

3- “Benim nazarımda bütün insanlar eşittir.” Demekte ve “Bizden olsun olmasın” diye de bir ilâve yapmakta. S.68

Halbuki insanlar ancak insan olarak eşittir. Fakat bir müslümanla bir kâfir eşit değildir. Müslümana namaz kılması icbar edildiği halde kâfire icbar edilemez.

4- “Ancak mü’minler kardeştir.” Âyet-i kerimesine istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarmakta S. 69-70.

    5- S. 89’da Kâinatın Efendisinin kendisinden sonra bir şahsın yerine geçmesi hususunda işaret buyurmadığını iddia ederken hemen S. 90’da Hazret-i Ömer ile Hazreti Ebu Bekir’i hilafete tensip buyurduğunu yani hilafet derdine düşdüklerini söyleyerek açıkca bir iftira atmaktadır.

    6- Eshâb-ı Kirâm’dan Sa’ad bin Ubade Radiyallahü Anh’a, farklı ictihadını kabilecilik taassubu olarak vasıflandırmaktadır. S. 112.

Halbuki dört halifenin sünneti, Resulullahın sünneti olduğu hadis-i şerifle sabitken son iki halifenin nümune teşkil etmediği intibaını çıkarmak suretiyle mezkûr Hadis-i şerifi tekzip etmektedir.

    8- Hazret-i Osman Radiyallahü Anh’ın Hülefa-i Raşidinin tesis ettiği hükûmet nizamının aydınlattığı meşaleyi de söndürdüğünü iddia ederek köpek dilini göstermektedir. S. 117.

9- Hulefa-i Raşidinin doğru yolu gösterdiklerini fakat gitmedikleri intibaını vermek için, “Bu zevat-i kirama hülefa-i raşide-doğru yolda giden halifeler- demekten ziyade, Hülefa-i Mürşide- Doğru yolu gösteren halifeler- demenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.” diyebilmektedir. S. 122.

10- Dinî mevzularda ince değil, çok ince düşünmenin gerektiğine ehemmiyet vermiyerek “Her şeyin üzerinde bu kadar ince düşünürsek o takdirde İslâm tarihinin %90’nını bir tarafa bırakmamız icap eder.” demektedir. S.129.

Halbuki yanlış bir hâdise anlatmamak için tarihin %100’ünü bıraksak dinimizde noksanlık mı meydana gelir?

11- Benî Ümeyye, yani Hazret-i Osman sülâlesinin memleket idaresinde söz sahibi olmasının kabiliyet ve işbirlikte izahının mümkün olamıyacağını, yani iltimasla getirildiğini iddia etmektedir. S. 130.

    12- Hazret-i Osman’ın İslâmın ne olduğunu hâşâ bilmediğini isbat için “İslâm sadece memleket fethetmenin işi demek değildir.” diyebilmekte S. 133.

13- Eshâb-ı Kirâmdan baba ile oğulun Medine’ye getirilişine kızarak getirilmesini isteyen Resûlullah’a diş biliyor veya Hazret-i Osman’ın yalan söylediği intibaını vermek için “Hazreti Osman şöyle bir mesele ortaya attı: Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “bir müddet sonra onların Medine’ye dönmelerine izin vereceğim” dediğini duymuştum.” şeklinde rivayet edebilmekte S. 134.

Hadis-i şerife istinaden getirdi demiyor da şöyle bir mesele ortaya attı, demekle Hazreti Osman’ı töhmet altında bırakmak istiyor mezhepsiz.

14- İbn-i Teymiyye’den bile nakiller yapmakta S. 135.

15- “Hazreti Osman’ın siyaseti hatalı idi.” demekte S. 141

16- Hazret-i Ali, Hazret-i Osman’ın temiz olduğunu isbatladı, demiyor da, “Hazreti Osman’ı temize çıkardı,” demek suretiyle hem Hazret-i Osman’ın suçlu olduğu, hem de Hazret-i Ali’nin bir nevi iltimas ettiği intibaını vermeye çalışıyor. S. 146.

17- S. 148’de “Hadiseler büyüyünce Hazret-i Osman bile hadiselerin bu şekilde gelişeceğini hesaplıyamamıştı.” Demek suretiyle güya Hazret-i Osman’ın ferasetsizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Hadiselerin o şekilde tecelli etmesi takdir-i ilâhidir. Peygamber aleyhisselâmın Taif’te mübarek ayaklarının kan içinde kalmasını hesaplıyamamış mıydı? Mezhepsiz aklının ermediği işlere karışmasan olmaz mı?

18- İslâmın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçim sisteminin islâmın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyle Hazret-i Ali’ye haksızlık yapıldığını belirtmek için “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hazreti Ali kazanacaktı.” demekte S. 151

19- Hazret-i Sa’ad İbni Ubade gibi biat etmeyen bazı eshâb-ı kirâm için “Onlar islâm nizamını iyi düşünselerdi, biat etmelerinin zaruri olduğunu anlamış olacaklardı.” demek suretiyle (S. 152) farklı içtihadlardan dolayı bazı Eshâb-ı kiramı islâmı iyi iyi düşünmemek gibi bir ithamda bulunmaktadır. S. 153’de ise “Yeni halifeye bu zevat inanmıyorlar, veya inanmak istemiyorlardı, yahutta böyle hareket etmekle hususi bir maksatları vardı.” diyor. Ağzını topla Mevdûdî!

20- Mezhepsiz herif farklı içtihadlarından dolayı Eshâb-ı kirâma bakın nasıl yükleniyor: “Biat etmeyenlerin hareket tarzı, ümmeti hilâfet nizamından ziyade padişahlık tarafına yöneltmekten başka bir mânâ ifade etmez.” diyor. S. 153

    21- S. 160’da şartlı biatın caiz olmadığını beyan ettikten sonra S. 162’de Aşere-i mübeşşere’den iki sahabinin şartlı biat istediklerini söyleyerek cennetle müjdelenen iki sahabiye noksanlık yüklemeye çalışıyor mezhepsiz.

22- S. 164’te “Neticede Talha, Zübeyir ve diğer kan davâsı peşinde koşanlar.” diyor da Şer’i kısasın yapılmasını isteyenler demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zata “kan davâsı peşinde koşanlar” şeklinde suçlamaya çalışıyor alçak herif.

23- S. 167’de Hazret-i Ali’nin karşı taraftakilerin şehitlerine de hürmet gösterdiğini ve mallarını da ganimet saymadığını rivayet ettiği halde mezhepsizliğinden dolayı karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor.

24- Hazret-i Muaviye’ye uzatılan dile bakın: S. 169’da “Muaviye Hazret-i Osman’ın kanını istemek hususunda gayrî kanunî yolda yürüyordu.” diyor. S. 171’de ise “Muaviye Osman’ın katillerinden kan istemiyordu. O zamanın halifesinden kan istiyordu.” diyor mezhepsiz herif.

    25- Bir kısım sahabenin Hazret-i Osman’ın kaatilinin Hazret-i Ali’nin olduğunu söylemesi için 5 tane yalancı şahit bulunduğunu iddia ederek Eshâb-ı kirâma iftiralar etmektedir. S.173-174

26- Hakem olayında hilafet hususunda haklıyı haksızı tesbit etmek hakemlerin selâhiyetinde olmadığını, hakemlerin yaptığı işin tamamiyle yolsuz ve yersiz olduğunu beyan etmek suretiyle başta Hazret-i Ali olmak üzere her iki hakemi ve bu hakemliğe rıza gösteren bütün Eshâb-ı kirâmı yolsuz ve yersiz iş yapmakla suçluyor mezhepsiz Mevdûdî. S. 182-183-187

    27- Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Osman’ın katline iştirak eden iki sahabiyi vali yaptığını iddia ederek “İşte Hazreti Ali’nin tek hâtalı meselesi budur.” Diyerek Hazret-i Ali’ye de hâta isnad ediyor, fakat içtihadı böyle oldu diyemiyor alçak herif.

28- Hazret-i Ebubekir’in Hazret-i Ömer’i yerine hilafete seçtiği gibi Hazret-i Muaviye’nin de oğlunu hilafete seçmesini yanlış, hatalı ve usulsüz bir fikir olarak söyledikten sonra Eshâb-ı kirâmın bu işi aynen kabul etmesini hazmedemediği için onlara yükleniyor alçak herif. S. 197

29- Hazret-i Muaviye hakkında ağzına geleni söylüyor, bir defacık olsun hazreti kelimesini bile uygun bulmadığı halde yaptığı hareketlerin tasvibi için bakın nasıl bir dil kullanıyor: “Muaviye iyilikleri şöyle dursun sahabî olması hasebiyle kendisi hürmete şayan bir zattır. Onun hakkında her kim ileri geri konuşur, ona taan etmeye kalkarsa, deriz ki o haddini bilmeyen bir kimsedir.” diyor. S. 204

Mezhepsizin samimiyetsiz olduğunu isbat için bu cümleler yetmez mi?

30- Hazret-i Muaviye için “Politik gayeler uğruna şeriat hükümlerini tahrif etti.” gibi büyük bir iftirada bulunmaktadır. S. 235.

31- Mezhepsiz kadınların başını kendi tutmuş gibi şöyle bir rivayet naklediyor: “Bu hâdise esnasında bin kadar kadın kendi kocalarından başka kimselerden gebe kaldı.” S. 247

Böyle bir rivayeti nakletmekle hem Eshâb-ı kirâmı ve hem de onların çocuklarını ırz düşmanı olarak vasıflandırmış oluyor. Sonra bu bin kadının kendi kocaları tarafından gebe kalmadığını acaba Mevdûdî nasıl tesbit etmiş ki?

32- Şirkten başka günahların affedilebileceği itikadının Mürcienin itikadı olduğu zikredilerek tenkid edilmektedir. S. 326

33- İmâm-ı A’zamın istisnasız bütün sahabileri hayırla, iyilikle yadettiğini zikretmekte, fakat kendisi mezhepsiz olduğu için Hazret-i Muaviye’ye hazreti kelimesini bile çok görmektedir. S. 326

34- Ehl-i sünnet âlimlerinin cumhuriyet esaslarının korunması şartıyla birlik için çalıştıklarını kaydetmektedir. S.326

35- İstisnasız bütün Eshâb-ı kirâmın adil olduğunu, hepsinin itimada şayan bulunduğunu, aksi düşünülecek olursa dinin bazı esaslarının kendiliğinden şaibeli duruma düşeceğini kaydettikten sonra sahabelerin hiçbir hatalı işleri yoktur demek istemediğini de belirtiyor. S.435

36- Sahabiler için “Bilerek hatâ yapmaz” diyor ve içtihadî hataları olabilir demiyor mezhepsiz. S. 436

37- “Es-sahabetü küllühüm adül”, mefhumunun istisnasız bütün sahabiler hakkında varid olduğunu kaydettiği halde, yine de çoklarının âdil iş yapmadığını, şeriatı tahrif ettiğini yazıyor. S.437

38- Kitabında gözden kaçmış hâtaların bulunabileceğini, okuyucular bunları bildirirse düzelteceğini beyan etmektedir. S. 439 (Allah aşkına bunların neresi doğru ki ??? !!)

   39- S. 441’de bir hata işlemekle bir kimsenin rütbe ve derecesinin yüksekliğine noksanlık gelemiyeceğini belirterek “Ben Eshâb-ı kirâma dil uzatıyorum ama onlara noksanlık gelmez” demek istiyor.

Müctehidlerin içtihadlarında noksanlık bulunursa bu hataları derecelerine bir noksanlı getirmez tabii. Hepsi de müçtehid olan Eshâb-ı kirâmın içtihadlarının mutlaka hata olduğu bilinemediği için mutlaka hatadır denemez ve günah işlemeyen mahfuz veliler de bulunabileceği için herkese hata işler gözüyle bakılmaz.

    40- S. 443’de “Benim düşüncem şöyledir” diyerek kendisinin de İslâm âlimleri arasında yeri olduğunu sanmaktadır.( HALBUKİ  SADECE  ARAPÇASI KUVVETLİ,  BASKA HİÇBİR İLMİ YOK)

   41- “Eshâbım hakkında konuşulurken dilinizi tutunuz.” Hadis-i şerîfine ehemmiyet vermeden Sahabe-i kirâma kusur yüklemeye, hata bulmaya çalışmaktadır. S. 444

   42- İslâmda fâsığın şehadeti kabul edilmediği halde iftiralarına rafizilerden,  şiilerden delil getirmektedir. S. 445

İntak-ı hak kabilinden mehaz gösterdiği İbni Ebil Hadid’in şii olduğunu kendisi de itiraf etmektedir. S. 445

43- Rafîzi İbni Kuteybeyi mehaz olarak göstermekte ve İbni Kuteybenin şii olduğunu söylemek hatadır demektedir. S. 446

44- İbni Kuteybenin şiî olduğu bir tarafa Hazret-i Ali’yi sevmemek anlamına gelen nasibilikle itham edildiğini belirtiyor. S. 447

Sanki Hazret-i Ali düşmanı olunca sözü senetmiş gibi yukarıdaki ifadeyi yazıyor.

45- El Mesudi’nin rafîzi olduğu açıkken “Başka mehazların tasdik etmediği rivayetlerini almadım” diyerek zımnen Mesudi’nin ehl-i sünnet olmadığını belirtiyor. S. 448

S. 452’de ise “İbni Kuteybe ve öteki tarihçilerin eserlerinde rastlanan bozukluklara İbni Cerir’de tesadüf edilmez” demektedir.

Bu ifadesi doğrudur, çünkü Sünnî İbnî Cerir senettir. Fakat rafîzi olan İbni Cerir ise şiîdir. Mevdûdî’ye mehaz ve senet olacak kadar sinsi bir Eshâb-ı kirâm düşmanıdır. Mevdûdî gibi Eshâb-ı kirâmı över över sonra da şuraları hatalıdır der.

46- Ehl-i sünnetin kâfir dediği İbni Teymiyye’yi İMAM diye övmektedir. S. 452

47- Hem tarihi delil olarak göstermekte ve delillerini hep tarihten vermekte, hem de “Hadis imamlarının ağır tenkidlerine uğramış bulunan ravilerini tarih yine de kabul etmektedir.” demek suretiyle kendi kendini çürütmektedir. S. 460

   48- S. 462’deki mantığa bakalım: Bizim tarih yazma işimize Abbasiler devrinde başlandığı, bunların Emevî düşmanı olduğu, bu bakımdan bir takım vukuatı gizlemiş ve saklamış oldukları ihtimali üzerinde durarak, Emevilerin iftihar vesilesi olacak işlerinden de bahsettikleri için bu tarihçilerin doğru olabileceği hükmünü çıkarıyor. S. 462

Be aptal Mevdûdî , iyi taraflarını yazmasa iftiralarını nasıl kabul ettirecek? Tıpkı sen de onlar gibi Eshâb-ı kirâmı övüyorsun sonra da iftiralarını sıralıyorsun.

   49- İbni arabi’nin, İbni Teymiyye’nin ve Şah Abdülaziz’in şiîleri reddiye hakkında yazdıkları kitaplardan rivayetler almadığını, bunların mehaz olamıyacağını beyan etmektedir. S. 463-464

Yazarı ehl-i sünnet olduktan sonra şiîliğe reddiye olarak yazılan kitaplar niçin mehaz olarak kabul edilmesin?

   50- Kendi fikirlerini yazıyor sonra da “kendi içtihad-î fikrimi ortaya koysaydım…” diyor. S. 463

   51- Hazret-i Osman’ın hareketlerinin yanlış bir niyet değil, yanlış bir düşünce olduğunu beyan etmekte, bu yanlış düşünce isnadına da içtihadî bir hata demekte. S.465

   52- Hazreti Osman’ın ferasetinin noksan olduğunu teyit için “Herhangi cahil bir insan bile vukuu muhtemel zararları tahmin edilebilir, iyi veya kötü bunlara karşı gerekli tedbirleri almayı ihmal etmezdi.” demek suretiyle Hazret-i Osman’ın bir cahil kadar bile tedbirli olmadığını söylüyor. S. 467

   53- Hazret-i Osman’ın Hazret-i Muaviye’yi uzun seneler valilikte bıraktığı için siyaset ve tedbirinin hatalı olduğunu beyan ederek, bir valiyi ancak 5-6 sene istihdam edip değiştirmenin münasip olacağını söylüyor. S. 472

   54- Hazret-i Osman’ın akrabalarına karşı olan sevgisini zaaf olarak vasıflandırıyor. S. 476

   55- Hazret-i Osman’ın yalan söylediğini zımnen belirtmek için, bazı vâlileri değiştireceğine dair halka söz verdiği halde yine yerlerinde bıraktığına dair bir rivayeti nakledebilmektedir. S. 483

   56- Aşere-i mübeşşereden Hazret-i Talha ile Hazret-i Zübeyir’in kısas hakkındaki içtihadlarının hatalı ve yanlış olduğunu iddia etmekte. S. 492

   57- Hazret-i Âişe validemizle birlikte Hazret-i Talha ile Hazret-i Zübeyir’in içtihadları için nadim olduklarını yazabilmekte. S. 493

Halbuki hiçbir müctehid içtihadı için nadim olmaz. Çünkü içtihad etmek günah değil de ondan. Asıl günah olan içtihad etmemektir. Mübareklerin nedameti içtihadları için değil, İbni Sebe’nin hilesi sebebiyle müslüman kanı döküldüğü içindi.

    58- Ehl-i sünnetin Hazret-i Muaviye’ye FÂSIK demediğini belirttikten sonra BAGİ olup olmadığı hususunda ihtilaf bulunduğunu kaydederek bagi diyenlerin daha doğru olduğunu yazmaktadır. S. 493

Alçakça bir mantıksızlık. Fâsık olmayan kimseye bagi nasıl denir? Bagilik meşru ise tabii ki denir. Yok bagilik meşru değil, yani bagi olmakta bir günah var ise, bu günah açıktan işlendiği için, işleyene FÂSIK denir. Harbde hile caiz olduğundan hile yapana hileci denemez. İsyan eden kimseye fâsık denmediğine göre, o kimsenin isyanının, bagiliğinin meşru olduğunu gösterir. Meşru olmasaydı fâsık denirdi. Mezhepsiz Mevdûdî hem fâsık değil diyor, hem de bagi diyor.

   59- Hazret-i Muaviye’nin fâsık olmadığını ve müçtehid olduğunu beyan ettiği halde kesilecek mütecaviz dilinden bir defacık olsun hazreti kelimesi çıkmadığı gibi haraketlerine hata dediğini, içtihat hatası diyemiyeceğini belirtiyor. S. 496

    60- Hazret-i Muaviye için söylediğini Hazret-i Amr ibni As için de söylememekte “bu zatın yaptığı iş, düpedüz hata idi, haksızlıktı. Buna içtihadî hata denmez.” diyerek zehirini kusmaktadır. S. 498

61- S. 500’de “Şimdi yalnız biz değil, fakat hangi insaflı ve âdil bu işin adına İÇTİHAD diyebilir?” şeklinde konuşarak içtihad diyenlerin insaf ve âdil olmadıklarını, dolayısıyle bütün ehl-i sünneti insafsız ve adâletsiz olarak vasıflandırmaktadır. Başta Hazret-i Ali olmak üzere ehl-i sünnet ulemasının bu hadiselerin içtihada taalluk ettiğine dair olan içtihadlarını Milli Fikir’in 12. sayısında da vesikalara dayanarak isbatlamıştık.

62- İstidlal ettiğim hususlarda bir hata varsa birlikte düzeltelim diyerek kendisinin istidlâl etme yetkisinin bulunduğunu, yani müçtehid olduğunu beyan etmektedir. S. 504. Daha önce de içtihad-i fikrim diyordu. S. 463

63- Bir sahabenin Mekke’nin fethinde Hazret-i Osman’ın iltiması ile vazgeçildiğini yazmakta. S. 506

İltimas, bir haksızlığı meşru kılmaz için yapılan harekettir. Hazret-i Osman iltimas yaptı demekle hem Hazret-i Osman apacık şekilde suçlanıyor, hem de bu iltiması kabul edip tatbik eden Resûlullah Efendimiz suçlanmış oluyor. Eğer Hazret-i Osman’ın o hareketi iltimas olsaydı, Resûlullah onu kabul eder miydi?

    “İslamda İhya Hareketleri” isimli kitabında ise ehl-i sünnet âlimlerinin kâfir, sapık, bid’atçi dediği İbni Teymiyye’yi aşırı şekilde övmekte, ona “İMAM” ünvanını vermekte, ehl-i sünnetin göz bebeklerinden biri olan İmâm-ı Gazâli hazretleri gibi bir âlime mezhepsiz kafasıyle zaaf ve noksanlıklar bulmakta, tasavvufa girişini- yani evliya oluşunu- noksanlık olarak kabul etmektedir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi tasavvufdaki derinliği nisbetinde yükselen büyük İslâm âlimlerini yalnız dış cephesiyle ele alıyor, tek cümleyle tasavvufun peygamber aleyhisselâmın bâtın nuru olduğunu bilemediğinden inkâr ediyor. İslâmı İmâm-ı Gazâli’nin bıraktığı yerden alıp ileriye götürdüğünü savunmak gibi gülünç iddialarda bulunmaktadır.

      Sizlere düşünce yapısından kesitler vermeye çalıştığımız bu sapığın da delaletinin ardı arkası gelmez. Bize düşen bu gibi sahte din adamlarının düşünce yapılarını, ideolojilerini ve hedeflerini bilmektir. Böylelikle sapık düşüncelere karşı temiz inancımızı koruyabilecek ve gerekirse müdafaa yapabileceğiz…

Reklamlar

About ismailaga

Rahmetin Sanal Alemdeki tecellisi
Bu yazı REDDİYELER içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s