Abdullah bin Sebe Yahudisinin fitnesi

   Abdullah İbn-i Sebe’nin Faaliyetleri

   Hz Osman’ın şehadetine müncer olan ihtilafların tek sebebi, Abdullah İbn-i Sebe ve O’nun faaliyetleri değildi. Bu neticenin husülune amil olan daha başka sebeplerde vardı ki, bunlar ileride izah olunacaktır. Fakat en müessir sebebin, bu yahudiyyu’l-asıl olan şahsın tezviratı olduğu hususunda, bütün ehl-i sünnet alimleri müttefiktir. Kendiside bu kanaatte olan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah şöyle diyor.

   ”…Uzun zaman bu meseleyi araştırdım.Sonuçta edindiğim kanaat şudur ki, bütün bu hadiseler, yahudilerin çevirdiği bir oyun, bir komplodan başka bir şey değildir. Hz Osman’ın katli, Hz Ali ile Az. Aişe ve daha sonra Hz. Muaviye ile olan savaşların hepsi, bir yahudi oyunu (komplo) idi. Bu komplonun idarecileri, kendilerine Müslüman diyen yahudilerdi. Taberi Tarihi’nin bu mevzudaki rivayetleri, dikkatlice okunacak olursa mesele daha iyi anlaşılır.
Hz. Peygamber (S.A.V.) zamanında Müslüman olmayan, Hz. Ömer zamanında ve belki de daha sonra Müslüman olan İbn-i Sebe, Müslüman olduktan sonra, İslam Devleti’nin her tarafına seyehat eder: Suriye, Irak, Mısır, Türkistan, Medine gibi… Gittiği her yerde, kendisine arkadaşlar bulup bunlara belli vazifeler verir. O zamanlarda uçak gibi vasıtalar olmadığı için, İbn-i Sebe’nin seyehati birkaç sene sürer. O aynı zamanda, çok iyi Müslüman görünen, namaz kılan, camiye giden ve fakat içten içe İslam düşmanı yahudieri seçer ki, bu da kolay bir iş değildi. İbn-i Sebe’nin işi bitince, yani her tarafta, kendisine uygun arkadaşları bulunca, onlara sinyal (işaret) verirdi ve hep beraber, kendilerine verilen işe başlarlardı. İbn-i Sebe’nin başlattığı iş çok enteresandı.
Mısır’dan Medine’ye bir mektup gelir. Şüphesiz bu mektup, bir yahudiden, diğer bir yahudiye yazılmıştı. Mısır’dan yazan yahudi, Medine’deki yahudi’e şöyle yazıyordu:

   ”Bizim memleketimiz olan Mısır’da İslamiyet namına hiçbir şey kalmadı, valimiz şarap içiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, zina yapıyor, İslam’ın yasakladığı bütün işleri yapıyor ve birçok Müslüman’da valinin yaptığı şekilde hareket ediyor”

   Mısır’dan bu mektubu yazan yahudi, aynı mektubu, Suriye’ye, Irak’a, Basra’ya, Türkistan’a vs. yazıyor. Şam’daki yahudi de aynı mealde, yani ”bizde İslamiyet kalmadı, vali kafirdir’ vs.” gibi yazdığı mektupları, bütün İslam Alemi’ne gönderir. Aynı şekilde Medine’deki yahıdi de her tarafa:

   ”Halifemiz kafirdir, şarap içiyor, namaz kılmıyor… vs.” mealinde mektup yazar.

   Böylece, bütün İslam Devleti’nde aynı haberler dolaşır. Bu mektupları alan yahudiler, onları kendi bölgelerindeki camiilerde okuyorlar. Ve bu, bir sefer olmaz; mektuplar devam eder.
Mesela; Medine’deki yahudi, aldığı mektubu namazdan sonra camiide okur ve:

   ”- Bu ne korkunç şeydir? Halifemiz uyuyor mu? ‘‘ deyip halkı kışkırtır.
Ertesi gün, aynı mealdeki mektubu, ”Şam’dan aldım” , ”Basra’dan aldım” şeklinde okur ve işine devam eder.

   Hergün aynı haberlerin geldiğini tasavvur edin, neticesi ne olur, ne anlaşılır? Ve neticede de diğer Müslümanlar bu haberlere inanır.

Medine Müslüman’ları düşünmeye başlar:
   ”Suriye, Irak, Mısır kafir olsa da Elhamdülillah, bizde hala İslamiyet var. Herkes ibadetini yapıyor.”

Mısır Müslüman’ları da aynı şekilde düşünür:
   ”Elhamdülillah, Mısır Müslüman kaldı, Medine ve diğer yerler kafir olmuş.”

   Ve böylece, her bölge, Müslüman kaldığını düşünmeye başlar. İşte bu, İbn-i Sebe’nin idare ettiği şeytani propaganda idi.
   Bir müddet sonra Medine Müslüman’ları, Hz. Osman’a gelerek:

”- Sen uyuyor musun? Suriye, Mısır ve Irak kafir oldu, sen ne yapıyorsun?” dediler.

   Hz. Osman, onlara:

   ”Sizin de güvendiğiniz birkaç kişi seçelim ve bu yerlere gönderelim. Onlar bunun doğru olup olmadığını bize bildirsinler” der.
   Bunun üzerine birkaç heyet seçilir ve İslam Devleti’nin her tarafına yollanır. Bu heyet birkaç ay sonra gelerek:
   ”- Bu söylenenler asılsızdır. Her tarafa İslam Kanunu cari olup, valiler de çok iyi Müslümanlardır; bunun bir tek istisnası var.” diye rapor ederler.

   Bu giden heyetin içinde Hz. Ebu Hüreyre’de vardı. O der ki:
   ”- Her tarafta İslamiyet caridir. valiler iyidir. Fakat Mısır valisinin iyi olmadığını duydum.”

   Bu sırada İbn-i Sebe Mısır’da bulunuyordu.
”…Hz. Osman, Müslümanlarla müşavere ettikten sonra, Hz. Ebubekir’in oğlunu Mısır’a vali tayin eder ve tayinine dair olan mektubu kendisine verir. Bunun üzerine Hz. Ebubekir’in oğlu, vazifesine başlamak üzere Mısır’a hareket eder. Yolda, aynı istikamette sür’atle giden birine rastlar. Hz. Ebubekir’in oğlu O’nu durdurarak kim olduğunu, nereye gittiğini sorar. Bu yolcu şu cevabı verir.
   ”Hz. Osman, Mısır’a gidip bu mektubu valiye vermemi, yeni valinin tayin edildiğini, O’na görevi terk etmesini söylememi ve senden daha hızlı gitmemi emir buyurdu.”
Bunu üzerine Hz. Ebubekir’in oğlu mektubu ister.
   Hz. Ebubekir’in oğlu mektubu açar ve kendisini şaşırtan bir cümle ile karşılaşır. Mektupta ”size gelince” diye başlayan cümlede nokta konmamış bir kelime ile ”onu kabul ediniz!…” veya ”onu öldürünüz!…” şeklinde okunabilen bir kelimeyle karşılaşır. Bunu bize nakleden Süyuti’dir.
Tayin edilen vali, yani Hz. Ebubekir’in oğlu, bu kelimeyi, ”onu öldürün!…” şeklinde okur.
Hz. Ebubekir’in oğlu hiddetlenerek Medine’ye döner ve doğruca camiiye giderek, Müslümanlara şöyle hitab eder:
   ”- Siz bu halifeyi görüyor musunuz? Beni Mısır’a vali tayin ediyor, arkamdan da öldürülmem için mektup yazıyor.”

   Bunun üzerine Müslümanlar, Hz. Osman’a gidip durumu sorarlar. Hz. Osman:
   ”- Vallahi ben böyle birşey yazmadım, haberim yok!…” diye cevap verir. İşte, Mısırlı olup Mısır tarihi üzerinde mütehassıs olan Süyuti böyle yazıyor ki, bu böyle olabilir.
   Ben şahsen, bu mektubun İbn-i Sebe’nin ajanları tarafından yazıldığını zannediyorum. Bunlar mektubu yazdıktan sonra özellikle Hz. Ebubekir’in oğlunun yanına yaklaşıyorlar ki, O, bunların kim olduğunu sorsun ve mektubu istesin.

   Gerçekte bu normal bir davranış değildir. Fakat bu, bir yahudi ajanı olursa, böyle yapar ve bu şekilde hareket etmesi normal olur. Eğer o mektubu Halife yazdırmış olsa, Hz. Ebubekir’in oğluna görünmemesi lazımdı. Ne olursa olsun, bazı Müslümanlar, Hz. Osman’ın yeminine inanıyor, diğerleri inanmayıp O’nun, Hz. Ebubekir’in oğlunu öldürmek istediğini zannediyorlar.
Bilhassa, İbn-i Sebe’nin Medine’deki ajanları, Halife’nin böyle birşey yapabileceğini, O’nun bir yalancı olduğunu etrafa yayıyorlardı.
Ayrıca Mısır’da bulunan İbn-i Sebe, Müslümanlar’ı kışkırtarak:
”- Halife, bize bir vali tayin etmiş, sonra da O’nu öldürme emri vermiş. O iyi bir halife değil, kafirdir. O’nu öldürmek lazımdır.” diyerek ve bir isyan ordusu teşkil ederek, Mısır’dan, Medine üzerine yürür. İbn-i Sebe’nin kumanda ettiği bu ordunun çoğu yahudi idi.
Mısır ordusu Medine’ye gelip, Hz. Osman’ın evini kuşatır. Hz. Ebubekir’in oğlu kışkırtılır ve O’na:
”- Halife seni öldürmek istedi!” deyip, kandırılır.
Hz. Ebubekir’in oğlu, bu isyancılarla Hz. Osman’ın evine gider. Kapılar kapalı olduğu için merdivenlerle dama çıkıp, Halife’nin evine girerler. Hz. Ebubekir’in oğlu, Hz. Osman’ı öldürmek için sakalından tutar. Hz. Osman, O’na:
”- Şayet senin baban hayatta olup, seni bu halde görseydi, ne düşünürdü?” der.
Bunun üzerine Hz Ebubekir’in oğlu titremeye başlar ve bir şey yapmadan çekip gider. Fakat O’nunla beraber içeri giren yahudiler, meseleyi hallederler ve Halife’yi öldürürler.
Ve kaynaklarımız Hz. Osman’ın o anda oruçlu olup, Kur’an okuduğunu yazıyorlar. Ve O’nun öldüren şahsın, Kur’an’a bir tekme vurduğunu belirtiyorlar.
Hiçbir Müslüman bu hakareti yapamaz. Bunu yapanın bir gayr-i müslim olması lazımdır. Daha başka şeylerde olur teferruata girmek istemiyorum.
Hz. Osman şehid edilir. Bu yahudiler, Hz Osman’ı öldürdükten sonra, korkmaya başlarlar. Hatta Hz. Osman’a muhalif olan Müslümanlar dahi:
”- Hz. Osman nasıl öldürülür?” diye şaşırıp üzülürler.
Onun için, suçlu derhal yakalanıp, kıssas tatbik edilmesini isterler. O dönme yahudiler şöyle düşünürler:
”- Bizi koruyacak bir Müslüman bulalım, yoksa Müslümanlar bizi yakalayıp, başımızı vuracaklar.”
İlk önce Hz. Ali’ye gidip:
”- Halife öldü, müsade et, sana biat edelim, sen çok iyi bir Müslümansın.” derler. Hz. Ali:
”- Hayır, istemiyorum” der.
Daha sonra yahudiler, Talha, Zübeyr ve diğerlerine giderlerse de hiç kimse onların teklifini kabul etmez. yahudiler tekrar Hz. Ali’ ye gelerek, çok ısrar ederler. Sonunda Hz. Ali der ki:
”- Ben bunu, siz isteğiniz için değil, fakat bütün Müslümanlar isterse kabul ederim.”
Bunlar, şehirde ilan ederek Hz. Ali’nin Müslümanlar’la konuşmak için camiiye toplanmalarını istediğini söylerler.
Hz. Ali minbere çıkar ve:
”- Bizim masum Halifemiz öldürülmüştür. Yerine bir halife seçmemiz lazım. Aranızdan birini seçin!..” der.
Herkes Hz. Ali’nin halife olmasını ister ve kendisine biat olunur. Fakat orada bulunanlar, alelade insanlardı. Mühim olan şahsiyetler, oraya gelmemişlerdi. Abdullah b. Ömer, Talha, Zübeyr vs. gibi yüksek şahsiyetler oraya gelmemişti. İsyancı yahudiler, Hz. Talha ve Zübeyr’i tevkif ederek onlara:
”- Şayet biat etmezseniz, sizi öldürürüz!…” diye tehditte bulunurlar.
Bunun üzerine anılan şahıslar, tehdit altında biat ederler. Medine’ deki İslam ordusu, Hac için Mekke’ye gittiğinden, Hz. Ali’yi koruma vazifesini, Mısır’dan gelen bu yahudi ordusu üzerine alır. Bunlar kısası tatbike izin vermezler. Yani Hz. Osman’ın katilinin yakalanıp, öldürülmesini istemezler. Bunun üzerine ne yapacağını bilmeyen Hz. Ali bekler. yahudiler, bununla iktifa etmeyip, fitne fesatlarına devam ederler.
İslam Devleti’nin her tarafına mektuplar yazıp şöyle propaganda yaparlar:
”- Halife öldürüldü. O’nun yerine geçen yeni Halife, yani Hz. Ali, kısas tatbik etmek istemiyor; işte bunun için, yeni halifeye isyan etmek lazmdır. Bu hususa dair, müşahhas delillerimiz vardır.”
Hz Aişe’nin ağzından, birçok mektup yazılır. Ve bu mektuplarda güya Hz. Aişe şöyle der:
”- Ey Müslümanlar! Hz. Ali’ye isyan ediniz.”
Daha sonra Hz. Aişe’ye:
”- Sen böyle mektuplar yazdın mı?” diye sorulduğunda, O:
”- Vallahi, ben hiçbir zaman böyle şey yazmadım. ”demiştir. Ve böylece aynı komplo devam eder. ”

TARİHTEN GÜNÜMÜZE TAHRİF HAREKETLERİ – I. CİLD – KADİR MISIROĞLU (SAYFA 31-38)
http://www.ihvanlar.net

About ismailaga

Rahmetin Sanal Alemdeki tecellisi
Bu yazı REDDİYELER içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Abdullah bin Sebe Yahudisinin fitnesi için 5 cevap

  1. Mustafa MT dedi ki:

    Oyun içinde oyun,uyanık olmalıyız.Allah Razı Olsun

  2. taner aslan dedi ki:

    Böyle fitneler ancak, iblis’in çocukları olduğunu iddia edenlerden beklenir.(Yahudilere göre onlar iblis ile Hz.Havva’nın münasebetinden türediklerini iddia ederler.Öyle şerefsizdirler ki, Hz.Havva bir peygamber eşidir ona da iftira atarlar.)

  3. YÜKSEL DİKGÖZ dedi ki:

    ZATEN YERYÜZÜNDE EN ÇOK FİTNE VE FESAD ÇIKARANLAR HEP YAHUDİLER OLMUŞLARDIR.ALLAH’IN LANETİ BUNLARIN ÜZERİNE OLSUN…

  4. Osmanlı dedi ki:

    Allah razı olsun kardeşlerim fakat bir noktada gerekli uyarıyı yapmam gerekir.

    Farnsız ekolünde kalmış Hindistanlı Prof. Muhammed Hamidullah’ı rahmetli Ahmed Davudoğlu “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitabında eleştirmiştir. Bu kitapta Hamidullah’ın Resulullah (SAV) efendimizin 40 yıl gözlem yapıp Kur’an’ı yazdığı iddiasında bulunduğunu belirtmiş ve Türkiye’de kitapları yaygın olan bu profa ait kitapların büyük ihtiyatla okunması gerektğini belirtmiştir.

  5. Osmanlı dedi ki:

    Hamidullah hakkında kısa bir araştırma yapıp kendisini menfi zanneden Kadir Mısıroğlu hocaya daha önce yolladığım mesajı adı geçtiği için sizlerle de paylaşmak isterim kardeşlerim. Aman uyanık olalım, adam anlatılanlara göre kendi mezhebine inanıyor ve vahyi inkar ediyor:

    A-Mİ’RAC VE HAMİDULLAH
    Kaynak : mezhepsizler.com/

    Mr.Prof.Hamidullah, A.Ü. İslâmî İlimler fakültesinde Mİ’RAC ile ilgili bir seminer veriyor. Seminere katılanlar arasında Dr. Zeki Çıkman isimli bilgili bir müslüman bulunmaktadır. Dr. Zeki Çıkman, din gayretinin verdiği cesaretle Mösyö Hamidullah‘a bazı sorular tevcih ediyor. Konuşma münazara şeklini alıyor. 50 dakika süren münazara sonunda, Dr. Zeki Çıkman’ın aklî ve naklî delilleri karşısında şahitlerin huzurunda Mösyö Hamidullah “Ben böyle düşünüyorum, kanaatim budur. Bu benim şahsi anlayışımdır.” demek mecburiyetinde kalıyor. Konuşmalar teyple tespit edilmiş.
    Yüksek İslâm Enstitüsünün değerli hocalarından Ahmed Davutoğlu kitaba takriz yazmış. Davudoğlu Hoca, takrizinde Prof. Hamidullah’ın paslı silsilenin (din tahripçilerin ) son halkalarından biri olduğu, onun Peygamber aleyhisselâm hakkında yazdığı kitaplarında Kur’ân-ı kerîmin Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyle indirildiğine dair yani vahy mahsulü olduğuna dair bir işaret bulunmadığını kaydettikten sonra, talebelik yaptığı Mısır’da çok reformcu gördüğünü, bu bakımdan Mr. Hamidullaha şaşmadığını, fakat onu bir din yetkilisi gibi kabul ederek Türkiye’de fesat tohumu ekmesine müsâade edenlere şaşıp kaldığını zikretmektedir.
    İkinci takrizi yazan eski Erzurum müftüsü Osman Bektaş Hoca ise kitabın müellifini takdir ve tebrik ederek bu kıymetli eseri okuyuculara tavsiyede bulunuyor.
    Kitabın önsözünde kati hüccetlere dayanılarak “Cumhur-i selef ile halefin itikadına göre Mİ’RAC’ın Rûh ve ceset ile birlikte vâki olduğu, Mescid-i Harâmdan Mescid-i Aksaya seyahatın Kur’ân-ı Kerîmle sâbit olduğundan, Mi’rac’ın bu kadarına inanmıyanın kâfir olduğu” isbat ediliyor.
    Mu’cizelerin hiç birine inanmıyan Mr. Hamidullah’ın Mİ’RAC mevzuunda kıvırtarak nasıl inkar ettiği 10 madde halinde sıralanarak gerekli cevaplar verilmiştir.
    Kitabın tanzim sırasına göre, Mösyö Hamidullah’ın sakat görüşleri ile buna verilen ilmî cevapların kısa bir özetini aşağıya çıkararak okuyuculara sunuyoruz.
    1- “ Uzaktaki Mescid-in Kudüs’te olduğu düşünülemez. Zira Kur’ân-ı kerîm’in inzal edildiği devirde Kudüs’te mescid yoktu” diyor Mösyö Hamidullah.
    Buna Buhârî ile müslim’in müttefikan bildirdiği bir hadîs-i şerîfle cevap veriliyor. Mescid-i Aksa’nın Mescid-i Harâm’dan 40 yıl sonra yapıldığı belgeleniyor.
    Prof. Hamidullah, tenakuzlu iki ifade zırvalıyor: “Peygamberimiz Mİ’RAC’tan inerken yerdeki Mescid-i Aksa’ya uğramıştır ve soranlara da burayı tarif etmiştir”.
    Bu sözü nakzeden ifadesi:”Peygamberimiz demedi ki, orada şöyle bir mescid var idi, şöyle bir ma’bed ve şöyle bir binadır demedi.”
    Bu sözlerinde Sahih-i Buhârî’deki bir hadîs-i şerîfte cevap veriliyor:
    “Mescid-i Aksa’ya sefer ettiğimi söylediğimde, Kureyş beni yalanlayınca Hicir’de ayakta durdum. Müteakiben Allah bana ,Beyt-i Makdis’i ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da (denemek için ne sordularsa) Mescid-i Aksa’ya bakarak onun nişanelerinden Kureyş’e haber vermeye başladım.”
    Aynı husus, Sahih-i Müslim’deki başka bir hadîs-i şerîfte perçinleniyor.
    Sahih-i Buhârî’deki başka bir hadîs-i şerîf naklediliyor:
    “Kureyş, Mescid-i Aksa’nın kaç kapısı var diye sormuşlardı.Halbuki ben Kudüs Mescid-inin kapısını saymamıştım. Fakat karşımda mescid tecelli edince ona bakmaya ve kapıları birer birer saymaya başladım.”
    Buhârî ve Müslim’deki başka bir Hadîs-i şerîften bahsedilerek Hazret-i Ebû Bekir’e SIDDÎK denilmesinin hikmeti belirtiyor. Müşriklerin sorularına “O söylemişse doğrudur.” sözü naklediliyor. Hz Ebû Bekir’in daha önce Mescid-i Aksayı gidip gördüğünü, Peygamber aleyhisselâmın Mi’racı tekrar anlatırken “doğru söylüyorsun ya Resûlallah” diye tasdik ettiği, hadîs-i şerîfte ispatlanıyor.
    2- “İki Mescid-i Aksa vardır: Biri yerde, diğeri gökte. İnerken yerdekine uğramıştır. Soranlara da burayı tarif etmiştir. Gökteki bir Mescid-i Aksa’nın Mi’racın mahalli olmasını tercih ederim.” diyor, Mösyöِ Hamidullah.
    Bu zırvaya da başta dört büyük İmâm olmak üzere Cumhur-i selef ve halefin Mescid-i Aksa’dan murat Kudüs’teki Mesciddir diye sözbirliğinde bulundukları belgelere dayanarak cevaplandırılıyor.
    Peygamber aleyhisselâm yıldızlara bakarak Kudüs ve Kâbe’nin yönünü kıble ciheti olarak tespit ettiğini söylüyor Mösyö Hamidullah.
    Âyet-i kerîme ile sabit vahyi inkar sadedindeki bu ifade de “Medine’de iken bir ikindi namazında kıble âyeti geliyor, tahiyyattan kalkıldıktan sonra namaz bozulmadan Mescid-i Aksa’dan Kâbe’ye doğru dönülüyor” şeklinde vesikalarla ispatlanıyor.
    3- “Peygamberimiz ticaret maksadıyle, nübüvvetten önce Kudüs’ü iki defa görmüştür. Kudüs’ü soranlara tarif etmişse bunun mu’cizelikle ne alakâsı vardır?” diyor Mösyö Hamidullah.
    Bu zırvaya da Sahih-i Buhârî’deki bir hadîs-i şerîfte cevap veriliyor: “Kudüs’le benim aramdaki mesafe ortadan kalktı ve ben Mescid-i Aksa’ya bakarak ne soruyorlarsa cevap veriyordum.”
    Mösyö Hamidullah’a vesikalar sunulduğu halde yukarıdaki iddiasına ayak diremesinin üç tehlikeyi ima ettiği belirtiliyor:
    a- Peygamber aleyhisselâm “aradaki mesafe ortadan kaldırıldı” demekle hâşâ yalan söylemiş oluyor.
    b- Buhârî ve Müslim’deki bu husustaki sahih hadîs-i şerîfleri inkar etmiş oluyor.
    c- Yahut Peygamber aleyhisselâm daha önce gördüğü bu yeri hafızasında canlandırarak tarif etti demek istiyor:
    Eğer Hamidullah’ın dediği gibi Peygamber aleyhisselâm Kudüs’ü görmüş olsaydı, müşrikler bunu bilecekleri için böyle bir sorunun sorulmasının yersiz ve gereksiz olacağı belirtiliyor.
    Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesini MU’CİZE olarak değil de basit bir seyahat hatırası olarak kabul etmek Hamidullah gibi Mösyölere has bir inanıştır.
    4- “Allah, zaman ve mekândan münezzeh olduğuna göre onunla konuşmak için bir yere gitmeye lüzum var mı? Rûhunda bir binite ihtiyacı vardır.” diyor, Mösyö Hamidullah.
    Cevap olarak, Peygamber aleyhisselâmı, İslâmın kerih gördüğü madde aleminden alıp âyetlerini göstermek ve kendisini alemlere nişan olarak temsil için daha temiz alemi-emirde “Kâbe –kavseyn” de bizatihi görüştü.
    Ehl-i sünnet, bizâtihi görmeyi şöyle açıklar: “Mi’rac gecesinde, Peygamber aleyhisselâm Rabbini dünyada görmedi âhirette gördü. Çünkü o serveri Kâinat, o gece zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir an buldu. Cennete gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennete gidişlerini ve Cennete oluşlarını o gece gördü, o mekânda görmek dünyada görmek değildir. Âhirette görmesi ile görmektir. Ehl-i sünnet âlimleri dünyada görülmez buyuruldu.(Mektûbât-ı İ. Rabbânî C.1 M. 283)
    Ehl-i sünnetin inancının bu şekilde oluşu Cenâb-ı Hakkın zamandan ve mekândan münezzeh oluşuna nakısa getirmiyor.
    “Rûhun da bir binite ihtiyacı vardır.” saçmasına İmâm-ı Rabbânî’den cevap veriliyor: “Alem-i emir özelliğini taşıyan rûhun madde aleminde seyahat etmesi için bir bineğe ihtiyacı yoktur. Burak ve Mi’rac, Peygamber Efendimizin mübarek bedenlerimi taşımak için kullanılmış özel binitlerdir.
    5-”Ben Kur’ân-ı inceledim ABD kelimesinin cesetle ilgili olduğuna dair herhangi bir âyet görmedim” diyor, Mösyö Hamidullah.
    Cevap olarak, Abd, kelimesinin lügatte hür veya köle insan manasına geldiğini, Arapça da ise cesetli insan için kullanıldığı, cesedden âri rûh, can ve nefse Abd denilmediği izah ediliyor. Ayrıca Abd’nin rûhla cesede birlikte denildiğini birçok âyet-i kerîme, müfessirlerin beyanları ve muteber kitaplardan deliller getirilerek isbat ediliyor.
    6- “Benim Mi’rac anlayışım bir geziden ziyade rûhen ve manen bir seyahattır. Bu seyahat şâyet bedenidir dersek, karşımıza çıkacak bazı suallere cevap vermeliyiz.” diyor Mösyö Hamidullah.
    Bu herzelere aklî ve naklî sayısız delillerle cevap veriliyor. Aklî delillerden birkaçı: Eğer Peygamber aleyhisselâm Mi’racı rûhen ve hal olarak yapmış olduğunu söyleseydi kimse itiraz edip de soru sorma lüzumunu duymazdı. Bedenî gidiş olduğunu anladıkları için,iki ayda gidip gelinecek yolu bir anda gidip geldiğini söylediği için ve Peygamber aleyhisselâmın daha önce Kudüs’ü görmediğini bildikleri için Mescid-i Aksa’yı tarif etmesini istiyorlar. Bu muazzam Mi’rac mucizesine inanmayıp irtidad eden birçok insanlar çıktı.
    Cenâb-ı Hakkın Resûl-i Ekremini Kudüs’e getirmeden semaya çıkarmamış olması da dünyevî sened ile Mi’racın cismanî olduğunu göstermek için olduğu kaydediliyor.
    Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, Kudüs’ü aldıktan sonra papazın gösterdiği ma’bedler arasında Mescid-i Aksa’yı Peygamber aleyhisselâmın tarif ettiği şekilde bizzat tanıdığı ve teşhis ettiği belgeleniyor. Bu vakıanın üç şeyi tespit ettiği meydana çıkıyor:
    1- Mi’rac hadîsesinde Mescid-i Aksa’nın tarif edilecek kadar mamur bir ma’bed olduğu.
    2- Peygamber aleyhisselâmın tarif ettiği Mescid-i Aksa’nın burası olduğu.
    3- Mescid-i Aksa’nın göklerde değil, yeryüzünde ve Kudüs’te olduğu belirlenmiş oluyor. Müşriklerin de Mescid-i Aksa’yı bildikleri için Peygamber aleyhisselâmdan tarifini istiyorlar. Mevcut olmayan bir Mescidin tarifini istemeleri elbette muhal olurdu.
    Mi’racdan döndüklerinde henüz yataklarının soğumamış olması, eğer rüya olmuş olsaydı yatağın soğumasından bahsetmenin yersiz olacağı belirtiliyor.
    Şakkulkamer mu’cizesini inkâr sadedinde Mösyö Hamidullah’ın bir herzesi daha naklediliyor: Beşer tarihinde Allahın seçilmiş kullarına mu’cizelerin yakıştırıldığı, tarihçilerin dediğine göre hemşehrilerinin alaylı sözleri karşısında aya işaret edip ayın ikiye ayrıldığı , ayın içinde eskiden beri bir çeşit gaz bulunabileceği, bu gazın patlaması ile meydana gelen zelzelede ayın ikiye ayrılmış olabileceği, bu hadisenin ise Resûl-i Ekremin Peygamberliğini isbat etme ihtiyacını duyduğu sırada vuku bulduğu Mösyö Hamidullahca ifade edilmektedir. Hamidullah’ın bu saçmasına da gâyet enteresan ve ilmî cevaplar verilmektedir.
    Burak isimli bineğin bedeni taşımak için olduğu, rûhun bineğe ihtiyacı bulunmadığı bildiriliyor.
    Naklî delillere gelince; başta dört Hak Mezhebin İmâmları olmak üzere Hadîs, Fıkıh, Kelâm âlimlerinin cumhuruna göre İsrâ ile Mi’racın bir gecede, rüyada değil, uyanık halde, rûh ve cisimle birlikte vuku bulduğu belgelerle ispat ediliyor.
    7- “Miracın iki olduğuna dair icma yoktur.” diyor Mösyö Hamidullah.
    Nübüvvetten önce de başka bir Miracın vuku bulduğu belgeleniyor.
    Mösyö Hamidullah, Peygamber aleyhisselâmın mübarek göğüslerinin yarılması hadisesine “asrımızda bunun halli mümkün değildir.” diyerek inkâr ettiği ve Mİ’RAC hakkında bir İCMA’yı kabul etmediği belirtiliyor. Bunlara gâyet ilmî ve muknî cevaplar veriliyor.

    B-Diğer Eleştiriler

    Ayrıca şu maddelenmiş şekilde kendisi eleştirilmiş:

    Dalalet kumkuması Hamidullah (İslâm Peygamberi) isimli kitabında:
    1- Azılı İslam düşmanı müsteşrik Dr. Duzi ağzıyla konuşan,
    2- Resulullah’a, Hristiyanlardan din bilgisi almış olmayı yakıştıran (s. 21),
    3- (Sütkardeşi Şeyma’nın omuzunu, hayat boyu iz kalacak şekilde ısırdı) diye yazabilen (s. 40),
    4- (Nübüvvetten önce, Peygamber puta koyun kurban etti) diyebilen (s. 47),
    5- Vahyi, (Onların ifadesine göre) diyerek şüpheli gösteren (s. 66),
    6- Buda’yı Peygamber sayan (s. 69),
    7- Şakk-ül-kamer mucizesini bıyık altından alaya alan (s. 82),
    8- Miracı, ruhî bir hâl sayan, Mirac’ı Allah’a mekân tayin etmiş olmak gibi gösteren (s. 92),
    9- İslam’dan önce Kudüs’te mescid bulunmadığını iddia edip, Mescid-i Aksa’yı dolayısıyla Kur’anı bile yalanlamaya kadar giden (s.93),
    10- Eserini, Fransızlardan gördüğü misafirperverliğe mukabele için yani kiliseyi memnun edebilmek için yazdığını itiraf eden… (Önsöz)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s